Göç Hikâyelerinin Arasında Bir Sentez İnşası: Eve Dönmek ya da Evde Olmak

HAYDAR HALUK CEYLAN[1]

Çağan Irmak’ın kült filmi ‘Babam ve Oğlum’da Fikret Kuşkan’ın hayat verdiği Sadık karakterinin içimize işleyen bir tiradı vardır. Sadık dönüp babasına şöyle der:

“Bana gittin diyorsun baba ama ben gitmedim, gidemedim, kalamadım evim nerede bilemedim; çünkü aklımın bir tarafında bir köşesinde hep sen vardın, seninle bu… bu olmamışlık, bu küslük… insanın dönebileceği bir evinin olmaması ne demek biliyor musun baba?..”

Tiradın sonundaki bu keskin soru, yıllar evvel daha müreffeh bir gelecek hayaliyle evlerini geride bırakarak gurbet diyarlara işçi olarak göçen insanlarımızı anlatıyor aslında. İnsanın döneceği bir evinin olmaması mı daha zor, yoksa döndüğünde ev bildiğin yerin artık bize yabancılaşması mı? Bilinmez. Bu sorunun cevabını düşünmeden evvel ‘ev’ kelimesinin bizim için ne anlam ifade ettiğine odaklanmak gerek belki de. Çünkü bana kalırsa bu tirat bize yalnızca cevaplaması güç bir soru sormuyor, aynı zamanda arada kalmışlığın anatomisini sunuyor. Bu noktadan hareket etmek gerekirse buradaki ‘ev’ salt dört duvardan oluşan bir yapının tezahürü değil elbet. Bu kelimenin ardına saklanmış bir aidiyet meselesi var. Bir deyiş olarak dilimizde yer etmiş ‘kendimi evimde gibi hissediyorum’ söylemi de güvende olmakla iç içe geçmiş bir söylem. İşte bu yüzden gittiğimiz her yeri kendi evimiz gibi yapmaya çalışıyoruz. Avrupa’nın orta yerinde kurulan Türk mahallelerinin, adeta bir Anadolu evini andıran işçi yurtlarının da, Avrupa’dan memlekete kesin dönüş yapıldığında birikmiş parayla inşa edilen evlerde rastladığımız Alman mimarisinden izlerin de anlamı bu. Anadolu insanının işçi göçüyle Avrupa’ya gidişini takip eden süreçte arada kalmışlığın anatomisine bir apartman dairesinde rastlayabiliyoruz. Çünkü artık ev, ne elli sekiz sene önce çıkılan köydeki ev ne de yıllarca yaşanan Berlin’in birbiriyle kesişen sokaklarındaki ev. Yıkılan duvarın ardından kenarda köşede atıl durumdaki konumunu merkezi bir yere taşıyan Kreuzberg gibi. Zamanla değişen ‘ev’ algımız –her ne kadar kabullenmesek de- değişen kimliğimizle ilgili de ipuçları veriyor. 

Avrupalı Türklerin mimariye yansıyan bu arada kalmışlık durumunu iki taraftan bakarak ele alabiliriz. Bunlardan ilki Avrupalı Türklerin altmışlı yılların başından itibaren yaşadıkları işçi yurtlarına ve son kertede apartman dairelerine yaptıkları dokunuşlar. Duvarlara asılan halılar, üzerine dantel örtülen televizyonlar, sempati duyulan siyasi figürlerin fotoğraflarıyla süslü duvarlar… Kısacası Anadolu’yu mekâna taşıyan, uzun çalışma saatlerinin ardından eve dönünce ‘gerçek anlamda’ kafasında bir imge olarak yer alan evine döndüğünü hissettiren detaylar, ayrılan köy evine olan benzerlikler. Bir diğer yol ise kesin dönüş sonrası inşa edilen evlere yansıtılan Alman mimarisi, ısınma sistemleri ve kullanılan mobilyaların dönemin şartlarını da göz önünde tutarak Avrupa’dan temin edilmesi. Göç edilen yere olan aidiyet hissinin birer yansıması olarak gidilen yeni yere beraberinde getirilen ‘ev’ imgesi insanın güvende hissetme ihtiyacını gidermeye yönelik olarak bu şekilde vuku buluyor. 

Aslında bu durumun bize parçalanmış çok kimlikli bir yapıyı gösterdiğini söylemek de yanlış olmaz. Fakat bana kalırsa burada daha önemli nokta kültürel aidiyet meselesidir. Avrupa’ya işçi göçünün birinci kuşak temsilcileri, altmışlı yıllarda gittikleri ‘heim’ denilen işçi yurtlarında ya da tuttukları küçük apartman dairelerinde kullandıkları duvar halıları, televizyon ya da radyoların üstüne örttükleri dantelleri ile Anadolu’daki evi, belleklerindeki aidiyet duygusu ile yanlarında taşımışlardır. Aradan geçen uzun yıllarla birlikte kültürel kimliklerini muhafaza etme gayreti sürerken farklı bir sentez kimliğin etkisine giren göçmenler, kesin dönüş sonrası anavatanda emekliliklerini geçirmeyi planladıkları evlere Almanya’dan duvar halılarını ve dantellerini değil panjurlarını ve şöminelerini yani yeni kültürel kimliklerini getirmişlerdir. Bu yüzden inşa olunan bu yeni mekân, kültürlerarasılığın en somut örneklerinden birini önümüze koymaktadır. İşçi göçünün ilk kuşak temsilcilerinin birçoğu sosyalizasyonunu anavatanda tamamlamış olmasına rağmen Avrupa’da yaşadıkları deneyimi yanlarında taşıyarak emeklilikleri için inşa ettikleri evlerde yerel unsurlardan bağımsız ayrıksı bir yaşam alanı yaratmışlardır. Bu durum ilk kuşağı aslında -belki de farkında bile olmadan- ulus aşırı yurttaşlığın öncüsü olarak konumlandırmaktadır. Gerek Avrupa’da gerekse kesin dönüş sonrası Anadolu’da inşa ettikleri yaşam alanları ise ulus aşırı toplumsal alanlar tanımına katkı sunmaktadır.

Üstte verdiğim örneklerle ilintili olarak sanatçı Stefanie Bürkle, 2016 yılının Kasım ayında Türkiye’de SALT Galata’da sergilenen bir projeye imza attı. Bu noktadan hareketle Stefanie Bürkle ve TU Berlin Mimarlık Enstitüsü’ndeki öğrencileri, Türkiye’ye dönüş yapmış göçmenlerin evlerini mercek altına alan kapsamlı bir çalışma yaptılar. Bürkle’nin çalışma ile ilgili yaptığı bir söyleşideki şu sözleri ise dikkate değerdi:

“Doğup büyüdüğünüz yerden ayrılıp farklı bir ülkede yaşamaya başlamanın nasıl bir duygu olduğunu çok iyi biliyorum. Eve her dönüşünüzde burada her şeyin daha iyi olduğunu düşünürsünüz. Bu imge her zaman sizinledir ve onu gittiğiniz her yere yanınızda taşırsınız. Bu fikir bir süreliğine size yardımcı olur. Sonra geri dönersiniz ve bu imgenin aslında gerçeklerle örtüşmediğini görürsünüz. Bu müthiş bir hayal kırıklığı yaşamanıza yol açar. Yaşamın hayal ettiğinizden daha farklı olduğunu görürsünüz çünkü zaman içinde her şey değişmiştir, hiçbir şey bıraktığınız gibi kalmamıştır. Bu gidişler ve geri dönüşler sonrasında, hafızanızda kalan sabit imgeler ve toplumsal değişimler yaşam tarzınızla çarpışmaya başlar. Bunu bizzat deneyimlediğimi söyleyebilirim. “[2]

Göçebe Mekânlar: Göç Bağlamında Mimarlık ve Kimlik adını taşıyan proje içerisinde yaratılan bu yeni yaşam alanları için ‘melez mekânlar’ ve ‘üçüncü mekân’ tanımlamaları kullanılmış. Adı üstündeci bir tavırla anlatıda verilmek istenen mesaj açık olmakla birlikte yine de bu iki yeni terimin hangi anlamları ihtiva ettiğine ilişkin sanatçının açıklaması şöyle:

“İnsanlar, genellikle Almanya’dayken kendini daha bir Türk gibi, Türkiye’deyken de bir Alman gibi hissettiklerini dile getiriyorlar. Bu aslında “Burada değilim ama orada da değilim” anlamına geliyor. Üçüncü mekân işte bu aradaki duyguyu tanımlıyor. Bu aslında onların kimliklerini de tanımlayan bir olgu. Onları artık ne tamamıyla Türk, ne de tamamıyla Alman olarak tanımlayabiliriz… Bu ikisinden de farklı, yeni bir kimliğe sahipler. Bu çok önemli bir konu.  Sosyolojik olarak bu yeni kimliği tanımlamak gerçekten zor. Biz buna ‘kimliğin inşası’ diyoruz. Burada aslında sadece sosyolojik bir inşadan değil; gerçek, fiziki bir inşadan, mimarlıktan da bahsediyoruz. Başlangıçta söylediğim gibi biz insanların portrelerini değil, evlerinin portrelerini çiziyoruz. Çünkü evler zaten onların yaşamları, kendi portreleri hakkında da birçok veri sunuyor.  Dolayısıyla bu mekânların hepsini melez olarak adlandırabiliriz. Çünkü %100 ‘bu’ ya da %100 ‘şu’ şeklinde tanımlanamıyorlar. Ev sahipleri bu evleri inşa ederken kendi inşa edilmiş kimliklerinin izini sürüyorlar. Bu evler onların kimlikleriyle şekillenen birer heykel.”[3]

Sanatçının bu çıkarımı tam olarak bahsettiğim arada kalmışlık hâlinin mimaride dışavurumunu gözler önüne seriyor aslında. Peki, bu arada kalmışlık hâli bir kimlik bunalımının tezahürü mü yoksa yeniden inşa olunan bir kimliğin, bir üçüncü yolun habercisi mi? Bu süreci bir sorun olarak mı ele almak gerek, yoksa göçün getirdiği doğal bir süreç olarak mı görmeliyiz? Bunlar cevaplaması oldukça güç ve cevapları baktığımız yere göre değişebilecek sorular. Bugün kanıksadığımız ve belli bir dine ya da kültüre ait olarak gördüğümüz pek çok sanat ve mimari akımı aslında tarihsel süreç içerisinde yine göçler ve bu göçler sonucu oluşan etkileşimin bir çıktısı. Örneğin ‘kubbe’ kavramı etrafında kısa bir araştırma yaptığımızda ‘kubbe’nin mimarideki yeri ve gelişimi noktasında bu etkileşimin ve ortaya çıkan sentezin ne denli etkili ve güçlü olduğunu görebiliriz. O yüzden bugün göçmenlerin kendilerini evde hissetmek için yaptıkları mimari dokunuşlar, kurdukları göçmen kimlikleri ile özdeşleşen semtler tarihsel süreç içerisinde yeni bir kazanımın yeni bir sentez mimari anlayışın habercisi olabilir. Üstelik bu sentez, yalnızca kent planlaması ve mimaride de ön plana çıkmayacak edebiyattan sinemaya, müzikten tiyatroya pek çok sanat dalında göçmenlerin ortaya çıkaracağı ve anavatan ile mesken ülke arasında köprü kuran işler sayesinde ev sahibi ülkelerin kültür hayatı da oldukça renklenecektir.

Bugün Almanya’da Kreuzberg, İngiltere’de Green Lane, Belçika’da Schaerbeek gibi yoğun olarak Türklerin yaşadığı semtler aslında sadece Avrupa’da Türkiye’deymiş hissi yaratan semtler değil. Bu semtlerden çıkan akımlar da salt olarak Anadolu’ya ait değil. Göçle birlikte üretilen bu mekânlar yeni bir hayat anlayışının tezahürü. Burada yeni bir kimlik var. İşte bu yüzden bu arada kalmışlık hissini bir kimlik bunalımı üzerinden incelemenin eksik bir okuma olacağını düşünüyorum. Bana kalırsa ‘ev’ kendimizi güvende hissettiğimiz her yer; bir babanın omzu, bir annenin kucağı gibi. O yüzden evde olmanın konforunu yakalayabilmek hissiyatı bizi yeni arayışlara itiyor olabilir. Bu arayışın sonunda elde ettiğimiz sonuç aslında kendimize içten içe sorduğumuz ‘ben kimim?’ sorusuna vereceğimiz bir cevap niteliği de taşıyacaktır. 

[1] AYBU, Göç Politikaları ve Araştırmaları Yüksek Lisans Öğrencisi

[1] Söyleşinin tamamına ulaşmak için: http://www.yapi.com.tr/haberler/gurbetciler-alman-mimarisini-anadoluya-tasidi_145444.html (Erişim Tarihi: 17.04.2020)

[1] Söyleşinin tamamına ulaşmak için: http://www.mimarizm.com/hobi/turkiye-de-deutschlander-olmak_125237 (Erişim Tarihi: 17.04.2020)

Tags:

Yorum Yap