Kentsel Planlama Bağlamında Kent, Birey Ve Toplum İlişkisini “Medianeras” Filmi Üzerinden Okumak

Gustavo Taretto’nun yönetmenliğini yaptığı, orijinal adıyla “Medianeras”, İngilizceye “Sidewallas” yani “Yan Duvarlar” olarak çevrilen film; kent, birey ve toplumun karşılıklı etkileşimlerine dair önemli bilgiler içeriyor. Üç ödül ve dokuz adaylığa sahip bu filmi, başta mimar ve şehir plancısı adayları olmak üzere; kente, kent ve birey ilişkisine, kentin dönüştürdüğü insan ve insanın dönüştürdüğü kent gibi konulara ilgi duyan hemen herkesin merakla izleyeceğini düşünüyoruz. Haydi gelin, filmin bize söylemek istediklerine beraber göz atalım!

Film, Arjantin’in başkenti ve en büyük şehri olan Buenos Aires’te yaşayan, Mariana ve Martin adında iki gencin şehirdeki olağan yaşamlarını konu ediyor. Evden çalışan Martin, web siteleri tasarlayarak geçimini sağlamaktadır. Mariana ise mimar olmasına rağmen ülkesinde yaşanan ekonomik kriz nedeniyle kendi mesleğini yapamamakta ve vitrin dekoratörü olarak çalışarak mağazaların vitrinlerini düzenlemektedir. Yaşadığı işsizlik problemi Mariana’yı derinden etkilemekte ve üzmektedir. Ona göre şehir bile adeta dillenmiş ve işsizlik problemini Mariana’nın yüzüne haykırır olmuştur. Bunu şu sözleriyle ifade eder: 

“Binaların yan duvarları nadiren güzel hazırlanan bir reklam alanına dönüştü. Genel olarak, süpermarketlere ya da fast foodlara olan mesafeyi gösterir oldular. Son zamanlarda ise, bizleri işsiz bırakan ekonomik krizi hatırlatıyorlar.”

Ve sözlerine devam eder: “Yan duvarlar” en kötü özelliklerimizi gözler önüne sererler.  Kararsızlığı, çöküntüyü, geçici çözümleri ve halının altına süpürdüğümüz pislikleri yansıtırlar. Onları sadece istisnai durumlarda hatırlarız. Hava kötü olup da ilanların gölgesi içeri vurduğunda.”

Marina’nın ifadeleri, reklamcılık sektörünün kentsel mekân üzerindeki izdüşümlerini düşünmemizi sağlar nitelikte. Filmde zaman zaman görebileceğimiz gibi, kentsel mekânın önemli bir bölümü, reklamcılık ve pazarlama sektörünün adeta bir ön vitrini şeklinde kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra ifade edilen düşüncede, birey üzerinden toplumsal bir eleştiri yapılmaya çalışılması dikkat çekmektedir. Bir nevi şehir mekânı, içinde yaşadığımız toplumun mekânsal tezahürüdür. Ondan etkilenir ve aynı şekilde onu etkileriz. O halde denebilir ki şehircilik normlarına uygun, iyi planlanmış, sağlıklı ve yaşanabilir sosyal çevreler oluşturmanın ön koşullarından biri de aynı derecede sağlıklı toplumsal bir yapı inşa etmektir. Oluşacak toplumsal yapı ve anlayış, sağlıklı ve yaşanabilir çevreler oluşturulmasında hem bir ön koşul hem de onun sonucudur. 

Filmin bir diğer ana karakteri olan Martin ise yaşadığı yer olan Buenos Aires hakkındaki görüşlerini şu şekilde ifade ediyor: 

“Buenos Aires kontrolsüz ve çarpık bir şekilde büyüyor. Terk edilmiş bir ülkenin aşırı kalabalık şehri. Bu şehirde binlerce bina gökyüzüne doğru yükseliyor. Gelişigüzelce.”

“Uzun bir binanın yanında kısa bir bina. Orantılının yanında orantısız. Fransız tarzının yanında ise tarz yoksunu bir bina. Bu çarpıklıklar muhtemelen mükemmel bir şekilde bizi temsil etmekte. Estetik ve ahlaki çarpıklıklarımızı. Hiçbir mantığı olmayan bu binalar, kötü planlamanın eseri. “

Ve devam ediyor: “Buenos Aires, sanki bir mola yeriymiş gibi yaşıyoruz. Bir “kiracı kültürü” yaratmışız. Binalar daha küçük binalara yer açmak için giderek küçülüyorlar. Evler oda sayılarına göre ölçülüyor ve balkonu, oyun odası hizmetçi odası ve kileri olan 5 odalılarla, “ayakkabı kutusu” olarak bilinen tek odalılar arasında değişiyor. İnsan eli değen her şey gibi, binalar da bizi birbirimizden ayırıyor.”

Martin, insanların yaşadıkları yeri benimsememelerinden yakınmaktadır. Bu düşüncesini ‘kiracı kültürü’ ifadesiyle bizlere aktarır. Ona göre insanlar, bulundukları yeri her an terk edecekmiş gibi hareket etmektedir. Bu da pek çok problemi beraberinde getirmektedir. Bunun yanı sıra farklı sosyo-ekonomik düzeye sahip konut sunumları üzerinden toplumsal ayrışmaya dikkat çekilmekte, verilmek istenen düşünce şu sözlerle daha da kuvvetlenmektedir: 

“Ferah ve basık evler var. Seçkin insanlar A ya da bazen de B blokta oturuyorlar. Harfler ilerledikçe apartman kötüleşiyor. Vaat edilen manzara ve ışık nadiren gerçekle örtüşüyor.” Daha sonra hepimizi düşünmeye sevk eden şu çarpıcı soruyu sorar: Nehrine sırtını dönen bir şehirden zaten ne beklenebilir ki?”

Mariana ve Martin, aynı bloğun farklı binalarında yaşıyor olmalarına rağmen bir türlü karşılaşamamaktadırlar. Kentte kalabalığın hâkim olması, sosyal ve fiziksel anlamda karmaşık ilişkiler barındırması ve bunun tezahür ettiği kentsel alan, iki gencin bir araya gelememesinin sosyal ve fiziksel nedenleri olarak gösterilmiştir. Diğer bir anlamda şehir, onları bir arada tutarken aynı zamanda ayırmaktadır. 

Şehrin kalabalığında kendisine bir yer bulamayan Martin ve Maria, benzer bir psikolojik rahatsızlığa sahiptir: onların deyimiyle ‘şehir korkusu’. Martin şu cümlesiyle bahsedilen duruma değinmektedir:

“Sürekli nükseden, ciddi panik ataklar yüzünden kendimi yıllardır eve kapatmış durumdayım. Tamamen soyutlanmıştım. Korkuyordum. Psikiyatrım şehir korkumu yenmem için bir strateji geliştirdi: fotoğraf çekmek.”

Mariana ise kalabalık korkusunun kaynağını on dört yaşından beri okuduğu bir bilmece kitabına bağlamaktadır. Kitap, “Wally nerede?” şeklinde yönelttiği bir soruya cevap aramaktadır. Wally karakteri, kitapta yer alan çeşitli görsellerin içerisine gizlenmiştir ve okuyucudan bu karakterin bulunması istenir, bunun sonucunda bilmece tamamlanır. Mariana ise kitaptaki tüm bilmeceleri çözmüş olmasına rağmen şehrin içine gizlenmiş Wally karakterini bir türlü bulamaz. 

Bu durumu şu sözlerle bizlere aktarır: Bu kitap on dört yaşımdan beridir bende. Varoluşsal bir hâl alan kalabalık korkumun kaynağı bu kitap. Yıllar geçmesine rağmen, hâlâ bulmacalardan birini çözebilmiş değilim: “Wally Nerede?”. Onu alışverişte, havaalanında ve sahilde buldum ama şehirde bulamıyorum.”

Bu cümleler, bizleri kentsel karmaşıklık ve bu karmaşıklığın içerisinde konumlanan birey üzerinde tekrar düşünmeye sevk etmektedir. 

Yazımızın önceki kısımlarında, ana karakterlerin ortak bir psikolojik rahatsızlığa sahip olduğunu söylemiştik. Öyle ki karakterlerin, toplumdan izole şekilde yaşadığına ve belki de yaşamak zorunda bırakıldıklarına film boyunca şahit olmaktayız. Bunun yanında, her ikisi de alt gelir grubuna hitap eden blok düzenin farklı binalarında yaşam mücadelesi vermektedir. Her ikisinin de içinde yaşadığı bina, hiç güneş almamakta ve bu durum ruh hallerini olumsuz yönde etkilemektedir. İçinde yaşadığı toplumda, istediği anlayış ve kabulleri bulamayan, bir anlamda içsel huzuru arayan Martin ve Maria, aradığı huzuru kendi evinde de bulamamaktadır. Karakterlerin evde zaman geçirirken yaşadıkları içsel bunalım, izleyiciye de aktarılmaya çalışılmıştır. 

Sonunda Martin ve Maria, güneş görmeyen dar evlerindeki kasvetli havaya dayanamazlar ve binalarının yan duvarına bir pencere açtırmaya karar verirler. Bu işlem gerçekleştiğinde, her ikisinin de ruh halinde belirgin bir şekilde oluşan iyileşme dikkat çekmektedir. Bu iyi ruh hâlin mimari elbette güneş ışığıdır! 

Küçük bir değişikle de olsa, eskiye göre daha huzurlu hissettikleri adeta yüzlerinden ve hareketlerinden okunmaktadır. Öyle ki daha öncesinde evde keyifli vakit geçiremeyen Maria, kurumaya yüz tutmuş bir saksı bitkisiyle ilgilenmeye başlar. Onun bir anlamda yaşamın ufacık da olsa keyifli anlarına katılmaya başladığına tanık oluruz. Tam bu sırada, bireyin ve onu oluşturan toplumun ruhsal sağlığı ve kentsel planlama arasındaki ilişkiyi tekrar düşünmeye başlarız. Filmde de kentsel alan tasarımlarının, insanların ruh sağlığı üzerinde doğrudan etkili olduğu çarpıcı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla planlama, sadece fiziksel yapılar ve ulaşım ağlarıyla sınırlı bir anlayışta kalmamalı, insanların ruhsal ve sosyal ihtiyaçlarını da gözetmelidir. 

Filmi izledikten sonra şehir hakkında, özellikle de kendi yaşadığımız yer hakkında düşünmeden edemiyoruz: Nasıl bir toplumda yaşıyoruz? Birey ve toplumsal yaşantımız  mekâna nasıl tezahür ediyor? Kentin karmaşıklığı içerisinde kendimize bir yer bulabiliyor muyuz? Dönüştürdüğümüz kentsel mekân üzerindeki kurgularımız bizi hiç bilmediğimiz başka bir kurguya mı sürüklüyor? Şehir, barındırdığı birtakım ögelerle bizi birleştirirken diğer yandan ayırmaya devam mı ediyor? Birey-toplum-kent üçgeninde en çok hangi etmen, tek başına dönüştürücü bir etkiye sahip? Muhtemelen hepsi ve aynı zamanda hiçbiri.