COVİD-19’un Toplumsal Yaşantıyı Nasıl Radikal Bir Şekilde Dönüştürdüğü Üzerine

Kapak fotoğrafı: Fotoğrafçı ve yönetmen Osman Özel’in karantina günlüğünden kareler

COVİD-19’UN TOPLUMSAL YAŞANTIYI NASIL RADİKAL BİR ŞEKİLDE DÖNÜŞTÜRDÜĞÜ 

 Geçen yıl ilk kez aralık ayında görülen ve ‘’2019-nCoV’’ olarak isimlendirilen virüs ilk kez Çin’in Vuhan kentinde görülmüş ve şu an Türkiye dâhil 170 ülkeye hızla yayılmış durumdadır. Dünya, Covid-19 virüsünün hızlı yayılmasıyla karşı karşıya kalırken bu durum kentte yaşayan bireylerin gündelik yaşamını özellikle çalışma hayatını, hareket etme özgürlüklerini kısıtlamış ve kentlerimiz hakkında karar verme ve müdahale biçimimizi kökten değiştirme yolunda hızla değişime girmiştir.

  Görüldüğü her dönemde ve her alanda kalıcı dönüşümlerin yaşanmasına yol açan pandemilerin, toplumsal yaşantıyı nasıl etkilediği, coğrafi hareketliliklere ne tür müdahalede bulunduğu ve salgın sonrası kentte mekân üretimini nasıl dönüştürebileceği yönünde düşüncelerimi paylaştığım bu yazıda toplumsal düzende yaptığı tahribata, kent yaşamına ve yönetimine olan etkilerine değindim.

BU SALGINI PERSPEKTİFE KOYMAK 

  Bireylerin gündelik yaşamlarında çevreyle olan ilişkisinin iyileştirilip daha nitelikli ve sağlıklı bir duruma dönüştürmek kentsel planlamanın temel önceliklerinden biridir. Salgınlar, ölümcül hastalıklar tek yönlü sorunlar olmayıp, bireye ve bireyin yaşamına dair farklı nitelikte bir dizi problemi beraberinde getirmektedir. Her sorun için olası durumları düşünmek, öngörüde bulunmak öncelikleri ve engelleri tespit etmek planlamanın başarmaya çalıştığı en temel amaçlardan biridir. Süreç olarak en uygun çözümleri üretebilsek bile, başarılı bir uygulama finansal, kurumsal veya yasal destek olmadan gerçekleşemez. 

  Buradan hareketle, bu sorunların tamamının üstesinden gelebilmek adına birçok paydaşın işbirliği içerisinde bulunup, organizasyon bütünlüğünü sağlaması bizi temel amaçlarımızın gerçekleşmesine kolaylıkla taşıyabilecektir.

 Genellikle bu tür problemleri geniş olarak tanımlamak en iyisidir. Sadece içinde bulunduğumuz süreç üzerinden değerlendirme yapmaktansa, tarih boyunca yaşanmış bulaşıcı hastalıkların kentlerde bıraktığı kalıcı sonuçları göz önünde bulundurmak daha doğru olacaktır. Bu bakış açısıyla diğer benzer riskleri ele alabilir, daha kapsamlı uzun vadeli çözümler için bir temel oluşturabiliriz.

 GÜNDELİK YAŞAMIN DÖNÜŞÜMÜ 

  Gündelik yaşam aslında, toplumun varoluşu kadar eskidir. Gündelik yaşam dediğimizde çoğunlukla sosyal evrendeki bireylerin 24 saat içerisindeki rutin faaliyetleri akla gelmektedir. “Gündelik” kelimesini “alışılmış, sıradan, rutin” olarak değerlendirmeye aldığımızda, şu an karşı karşıya kaldığımız durum bizi gündelik yaşamın parametrelerinden uzaklaştırmaktadır.  Bu durumda kent ve geçirdiği değişimleri gündelik hayat üzerinden tanımlamak, ortaya çıkan yeni oluşumların farkına varmamız için öncelik oluşturacaktır.

  Salgının yayıldığı ülkelerde sokağa çıkma yasağı uygulanırken, hükümet halkın evlerinde kalarak kişisel karantinalarını oluşturmaları yönünde uyarılar yapıyor ve insanlar arasında sosyal mesafenin olabildiğince korunmasını sağlamaya çalışıyor. Bu karantina süreci, barınma ihtiyacı ve istikrarlı geliri olan bireyler için daha uygulanabilirdir. Ancak toplumun her kesimi için aynı şeyleri söylemek pek mümkün değildir. Hemen her toplumda belli bir tabakalaşma düzeninin mevcut olduğu sosyolojik bir gerçekliktir. Tabakalaşmanın toplumsal eşitsizlikle de göz ardı edilemez bir ilişkisi vardır. Bu bağlamda toplumsal farklılık ve eşitsizliklerin en önemli alanlarından biri olan ‘’kentsel yoksulluk’’, ciddi ve hayati bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Kentsel yoksulluğun en önemli aktörleri olan evsizler, alınan tedbirlerin ne yazık ki dışında bırakılıyor ve Covid-19 krizinin evsizlik üzerindeki etkisini arttırıyor.

  Milyonlarca evsizin bu tür enfeksiyonlara karşı savunmalarının diğer bireylere oranla daha az olduğu gerçeği göz ardı ediliyor. Evsizlerin, toplumun sunduğu tedbirlerden eşit düzeyde yararlanabilme fırsatları ellerinden alınıyor. Görünen gerçek şudur ki zenginlik ile yoksulluk arasında kutuplaşma arttıkça sosyal mesafeyi korumak da bir hayli zorlaşıyor. Toplum içinde önemli risk grubu olan evsizlerin, toplum sağlığı hizmetlerinden yararlanabilme fırsatlarını arttırmak bu kutuplaşmayı bozmanın ilk adımı olabilir. Bu bağlamda toplum içinde yaşayan her bireyin sosyal hizmet ve yasal düzenlemelerden eşit şekilde faydalanabilmesini sağlamak sosyal politikaların öncelikli amacı olmalıdır.

Örneğin; San Francisco, karantinaya alınması gerekmeyen ve evsiz ortamlarda kendini izole etmeyi başaramayan insanlara geçici izolasyon sağlayacak RV içeren karavanlar oluşturmuştur. Bizim ülkemizde maliyeti yüksek ve zorlu bir proje olacağı kesin ancak çok gerekli ve bulaşıcı hastalıkların azaltılması stratejisinin bir parçası olarak gerekçelendirilebilir.

San Francisco’daki evsiz bir adam yedek değişiklik isteyen bir levhaya sahip /Justin Sullivan

EVDE KAL’MAK MÜMKÜN MÜ?

  Gündelik yaşamı tanımlarken toplumdaki bireylerin bir gün içerisinde gerçekleştirdikleri barınma, beslenme, uyuma vb. faaliyetlerinden bahsetmiştik. Toplumun gündelik yaşantısının sınırlandırıldığı bu olağanüstü durumda gündelik yaşamın içerisinde düşünmediğimiz ‘’çalışma hayatı ’’ bugün bu koşullarda bireyin yaşantısında bir dizi probleme dönüşmüştür. 

Yazının bu bölümünde bu koşullarda kişinin çalışma hayatını sınırlandırmanın mümkün olup olmadığını, artan işsizlik, azalan gelir ve bu salgının neden olduğu ekonomik belirsizliğin kritik sonuçlarını ve son olarak da toplumsal ayrışmanın olduğu kentlerde çalışmak zorunda olan bireylerin yaşamla virüs arasında sıkışıp kalmasına tanıklık edeceğiz.

 Her ne kadar bazı işletmeler devlet eliyle, bazı şirketler de kendi kararlarıyla kapatılmış olsa da hala işe gitmek zorunda olan milyonlarca emekçi var. Bu sayı sadece İstanbul’da 1.5 milyon civarında. Bu süreçte kendini izole etmeyi başarabilecek ortamı olmasına rağmen işe gitmeye mecbur bırakılan emekçilerin toplumsal düzende verilen kararların dışında bırakılıyor olması onları birinci derece potansiyel taşıyıcı yaptığı gerçekliğiyle karşı karşıya kalıyoruz.

İşçilerin işe gitmek zorunda bırakıldığı bir durumda ‘herkes kendi ohal’ini ilan etsin’ çağrılarının bir karşılığı olmadığını ve bu durumun bir sınıfsal uçurumu daha da derinleştirdiğini üzülerek dile getiriyorum.

 

Veloxity isimli şirket, İstanbul’da yaşayan bireylerin 17 Marttan başlayarak 7 günlük bir analiz sürecinde ‘’evde kal’’ çağrılarına en fazla hangi semtin uyduğunu analiz etmiştir. Verilere göre geliri yüksek kesimde yaşayanların evde kal çağrılarına uyduğu görülürken, gelir düzeyi düşük emekçi semtlerinde yaşayan bireylerin evlerinde kalmadıkları tespit edilmiştir.

150 x 150 metre büyüklüğünde olan karesel alanların yeşil olanları en fazla evde kalan insanları temsil ediyor, kırmızı olan kareler ise en az evde kalan insanları temsil ediyor.  Yeşil alandaki insanlar bir haftada 10 ile 25 karesel alanı dolaşmıştır, kırmızı olan karesel alandaki insanlar ise bir haftada 80 ile 130 karesel alanı dolaşmıştır. En kırmızı karelerdeki insanlar bu dolaşım verileri ile en yeşil karedeki insanlardan kat kat daha fazla dolaştıkları gayet açıktır.

  Diğer bir yandan bu süreçte homeoffice çalışma hayatına dâhil olanlar var ve bu durum kentsel yaşamın bir parçası haline gelmektedir. Evden çalışma hayatına geçiş yapan büyük kitlelerin gündelik yaşamlarında doğrudan bir değişim ve dönüşüm söz konusudur. İşin evde yapılabilirliğini sağlayanın iletişim teknolojileri olması, evden çalışmayı bu teknolojilerin bireysel kullanımlarıyla beraber ele almayı gerektiriyor. Korona virüs sonrası şehir planlamasında teknoloji tabanlı altyapıya daha fazla yatırımın yapılması gerçeği bir kez daha karşımıza çıkıyor.

 Covid-19 salgını ile teknoloji odaklı planlama yaklaşımları daha da hızlı artacaktır. İnsanların uzaktan çalışmasına izin verileceği için şirketler daha az ofis alanına ihtiyaç duyacaklarından ticari gayrimenkullerde tasarruf sağlayacaklar. Kişilerin ofislere bağlı kalmadığı  bu durumda kişinin işine yakınlık, nerede yaşayacağına karar vermede önemli bir faktör olmanın dışına çıkacaktır. Bu durum bizi mevcut şehir merkezlerinden ziyade köylerin (kırsal yerleşim alanları vb.) önem kazandığı yeni bir planlama yaklaşımının içine doğru sürüklüyor olabilir.

Son olarak…

  Yazının her bir bölümünde içinde bulunduğumuz olağanüstü durumu temelde birey ve gündelik yaşantısıyla ilişkilendirerek anlatmaya çalıştım. Pandemi sırasında kentlerde meydana gelen bu değişimleri gündelik yaşam üzerinden tanımlamanın planlama sürecinde geliştirebileceğimiz çözümler konusunda yönlendirici olabileceği görüşündeyim. Dolayısıyla bu süreç sonrasında kentsel mekânda meydana gelen değişimlerin, toplumsal düzende meydana getirdiği ekonomik, sosyal ve çevresel sonuçlarından çıkarmamız gereken dersi planlama alanıyla ne kadar ilişkilendirebileceğimizi sorgulamak durumundayım / durumundayız. Bir de ne denli başarılı olabileceğimizi. 

Evet, durum bu…

Peki çözümler?

Tags:

Yorum Yap