Bilinmeyen Ulus | Ulus’ta Bir Gün: Luciano & Neşet

Bilinmeyen Ulus | Ulus’ta bir gün: Luciano & Neşet

“Biliyorum ben. Ankara’da yaşamışlar. Tabii tabii, tanışıyorlar sanırım…” 

Sergiyi ziyarete gelen bir beyefendinin aynen bu kararlılıkta bu cümleyi kurduğunu duydum. O’na göre Neşet Ertaş ve Luciano Pavarotti’nin tanışmış ve hatta Ulus sokaklarında birlikte gezebilmeleri olasıydı. Sanırım bu hususta bizim yaptığımız foto-manipülasyonların da etkisi vardır. Fakat ben bu ihtimalin yarattığı güzel havayı hemen müdahale ederek bozdum: “Aman yanlış anlaşılmasın, bu tamamen bizim uydurduğumuz bir hikâyedir… Biz sadece bu iki sanatçıyı aynı mekânlarda bir araya getirmeye çalıştık. Tek gerçek olan, benzer tarihlerde yollarının Ulus’tan geçmiş olması. O kadar.” dedim.

Sergiler, ürünlerinin temsil ettiği estetik seviye fark etmeksizin bende çok naif bir heyecan uyandırıyor. 2019 yılında, TMMOB Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi bünyesinde düzenlediğimiz Bilinmeyen Ulus Sergisini kurgularken de, sonlandırırken de bu böyleydi. Aylarca yapılan konuşmalar, toplantılar, kimi zaman bir yere varamayan ama pek keyifli sohbetler sonucunda, Ankara’nın tarihi merkezi Ulus ile ilgili yaratıcı bir kompozisyon çıkarmayı başarmıştık. Çalışmaların her biri çok değerliydi. Ama en değerlisi, çalışmaların yanyana geldiklerinde ortaya çıkardıkları sinerjinin ve emeğin yansımasıydı. Çoğunluğu plancı olmak üzere farklı disiplinlerden yüze yakın insan Ulus hakkında ‘farklı cümleler’ kurma gayretini gösterdi. Çok ama çok değerliydi.  

Serginin temasını kurgularken hepimizin ortaklaştığı net kıstaslar vardı: mekâna farklı bakabilmek, içindeki anlamları deşifre edebilmek ve bunları olabildiğince yaratıcı bir şekilde yansıtmak. Biz de bu sergi kapsamında atölyemizi mekânlar ve özneleri üzerinden kurmaya karar vermiştik. Mekânı, sıkıcı rasyonelliğinden uzak ve bizzat deneyimlemiş öznelerinden yola çıkarak tanımlamaya çalıştık.  

Hikâyede başkahramanlarımızı çok iyi tanıdığımız iki müzik dehası olarak belirledik. Biri Operayı, diğeri ise Türk Halk Müziği ve Abdal kültürünü döneminin ötesine taşıyabilmiş iki sanatçı: Luciano Pavarotti ve Neşet Ertaş. Kanımca, bu iki insanın temsil ettikleri kültürleri, çelişkileri ve benzerliklerini kavrayabilmek, Ankara’yı ve Ulus’u anlamak açısından çok önemli. Cumhuriyet döneminin bir hayli önem verdiği opera ve İç Anadolu bozlak kültürünü aynı mekân ve zamanda buluşturmanın heyecanı ile yola koyulduk.

Çalışma boyunca biyografileri okuduk, kurgulayacağımız hikayeye monte edebileceğimiz alıntılarını farklı kaynaklardan tek tek cımbızladık, hayata bakış açılarına ve ortaklaştıkları evrensel değerlere odaklandık. Arşivlerden farklı fotoğraflar bulduk ve bütün bunları Ulus’un mekanlarında yeniden birleştirdik. Aslında hikayemiz olarak nitelendirdiğimiz, bir nevi -yaşanmasa da- onların hikayesidir.

Yazının ilerleyen kısımlarında Ulus’ta geçen bu kurgusal karşılaşmayı ve farklı mekanlarda yapılan sohbetleri okuyacaksınız. Farklı foto-manipülasyonlar bu sohbetlere eşlik edecek. Sözü geçen mekanlar Ulus’un tarihinde izler bırakan, dönemlerinin gözde mekanlarıdır. Ertaş’ın ve Pavarotti’nin diyaloglarında kullanılan cümlelerin hemen hemen hepsi biyografilerinden ve röportajlarından alıntılanmıştır. Ve evet, bu hikayede Pavarotti oldukça güzel Türkçe konuşmaktadır. Hikaye kimilerine uzun gelebilir. O yüzden cümleleri çok da uzatmamaya çalışıyorum. Fakat genellikle sona bırakılan teşekkürü, bu sefer öncesinde etmek gerekiyor.

Bu çalışmada, sevgili Yalın Kuleyin, bir tiyatrocu olarak metne çok değerli katkılar sunmuştur. Ona, metne yaptığı katkılar için çok teşekkür ediyorum, Köyceğiz’e selam gönderiyorum. Diğer yandan, o dönem planlama okuyan ve sonrasında mezun olan Gizem Fatma Büken ve Dilara Kayıkçı, manipülasyonlarda ve metnin son okumalarında çok emek vermişlerdir, çok teşekkürler. Ve son olarak, tiyatro ve müzik konusunda yetenekleri saymakla bitmeyecek sevgili Kıvanç Kürkçü, yaptığı düzenleme ile bu müthiş iki insanın düetini dinleyebilmemize olanak sağlamıştır, çok teşekkürler.

Sonuçta bu, hepimizin birlikte ürettiği, emek verdiği bir çalışmadır. Bu kadar zaman geçtikten sonra ne kadar naif ve değerli olduğunu daha iyi anlıyorum. Umarım, Ulus’un ruhuna, kimliğine, mekanlarına dair bir nebze de olsa ipucu verir. Herkese keyifli okumalar dilerim.

Luciano Pavarotti

12 Ekim 1935‘te Modena, İtalya’da dünyaya geldi. Küçük yaşta tenor olan babasıyla Modena’nın şehir korosunda performans gösterdi. Gençlik yıllarında uluslararası şarkı yarışmasında birinci oldu. 1961’de opera alanındaki en itibarlı ödüllerden birini kazandı. Eğitimi öğretmenlik üzerine olmasına rağmen, tenor olma yolunda devam etti. 1963’te İtalyan büyükelçisinin tavsiyesi üzerine Ankara’ya çağrıldı. Ankara’da, Devlet Opera ve Balesinde üç temsil yaptıktan sonra İtalya’ya geri döndü. Ülkesine döndükten sonra opera oyunlarında sahne almaya başladı. 1965‘te Amerika’ya gitti ve Joan Sutherland‘la birlikte sahne aldı. Güney ve Kuzey Amerika, Asya, Afrika, Avrupa ve Avustralya’da konserler verdi. Dünyaca tanındı ve dinleyici kitlesi sınırlı olan operayı büyük kitlelere ulaştırdı. Müzik dünyasının en itibarlı ödüllerinden olan Grammy ödülünü aldı. 1992–1995 yıllarındaki Bosna Savaşı sırasında insani yardım sağlanması için çalıştı. Pavarotti Müzik Merkezini kurdu. Birleşmiş Milletlere yardım amacıyla ‘Pavarotti and Friends’ projesini başlattı. Farklı türlerden müzisyenler ile yaptığı düetler milyonlarca kişi tarafından izlendi. Dünyanın en ünlü tenoru oldu ve arkasında sayısız eser bıraktı. 6 Eylül 2007 tarihinde pankreas kanseri nedeni ile Modena’da vefat etti.

Neşet Ertaş

1938 yılında Kırşehir Çiçekdağı’nın İbikli köyünde doğdu. Erken yaşlarda keman çalmaya başladı. Babası Muharrem Ertaş’a kemanıyla, cümbüşüyle ve köçek dansıyla eşlik etti. Çocukluk yaşlarının başında bağlamayı eline almaya karar verdi. 1952 yılında İstanbul’un yolunu tuttu. İlk plağı Şençalar Plak tarafından 1957 yılında yapıldı. İki sene kadar İstanbul’da çalıştıktan sonra Kırşehir’e döndü. 1950’li yılların sonunda Ankara’nın yolunu tuttu. Ulus Rüzgârlı’da, Kazablanka Gazinosunda sahne almaya başladı. Leyla ile evlendi, babasının sitemlerine cevaplar yazdı. Ankara Radyosunda ayda iki kere “Kırşehirli Mahalli Sanatçı” olarak kayıtlar yaptı. Uzun yıllar Ankara’da ikamet etti. 1978 yılında parmaklarından rahatsızlandı, tedavi olacak parayı bulamadı. Çareyi Almanya’daki kardeşinin yanına gitmekte aradı. Avrupa’nın birçok farklı yerinde, orkestrası ile beraber sanatını icra etti. 1999 Senesinde Türkiye’ye döndü. Arkasında sayısını kendisinin dahi bilmediği kadar eser bıraktı. 25 Eylül 2012 tarihinde, prostat kanseri nedeni ile İzmir’de vefat etti.

BÖLÜM I: OPERA BİNASI, KARŞILAŞMA
Serin bir ilkbahar günü, o zamanlar daha yirmili yaşların ortasında bir delikanlı olan Neşet, sessizce Bankalar Caddesinden aşağıya doğru yürüyordu. Aklının bir köşesinde memleket hasreti, diğer köşesinde arkasında bıraktığı İstanbul serüveni vardı. Devamlı hareket halinde olmanın ve sürekli göçmenin ağırlığı bir an kurşun gibi çöktü içine. Çocukluğunda babasıyla yaptıkları gibi, soluklanmak için oracıkta oturdu kaldırma; sazına bakıp daldı gözleri… “Her zaman yaptığımız gibi…” dedi… Aklı babasında, bir bozlak okumaya başladı…

“Garip bülbül gül dalında ünlesin

Dilinden kim anlar kimler dinlesin

Seveni sevdiğinden ayıran sebep

Ayrılsın da inim inim inlesin

Ayrılır ya neler neler çeker bedenler

Onmasın bu ayrılığı icat edenler…”

Yolun tam karşısında, Türkiye’ye yeni gelen ve ilk provasından çıkan Luciano duruyordu. Gelenek denerek hamama götürüldükten sonra ses telleri epey zorlanmıştı. Hava almak için çıktığı binanın önünde, ilerde üzerine yapışabilecek olası unvanları düşünmekteydi. O unvanlardan biri de ‘İptallerin Kralı” olacaktı… Tam o sırada hassas kulakları, uzaklığa rağmen Neşet’i işitti. İnsan sesinin bir saz ile bu denli bütünleşmesi ilgisini çekti. Hem sazı hem de çalanı görmek için sesin geldiği yere doğru ilerledi.

“İnsan sesine en yakın enstrüman kemandır.” derlerdi. Gördüğü ise, yan yatırılmış uzun bir keman ama gitar gibi çalınıyordu… Akortlar transpoze edilmiş, ‘re’ üslubundan söylüyordu adam. Çaldığı sadece bir enstrüman değil, onun bir parçası gibiydi… “Daha önce sazıyla bu kadar kardeş birini gördüm mü?” diye düşündü… Sonra dayanamadı ve Neşet’e sordu…

P: “Ne güzel bir tınısı var, çaldığınız enstrümanın adı nedir?” Neşet hafifçe başını kaldırıp yüzüne baktı adamın… 

N: “Bağlama. Gönül dilidir… Babamdan öğrendim… Başka ustalarımı da izleyerek geliştirdim kendimi.” dedi ve devam etti… Öyle güzel betimledi ki sazını, Luciano kendini saran kurallar dünyasını ve baskıyı terk etti… İki müzisyen kaldırımın kenarında, operanın duvarları yıkılmış, sahneleri birleşmiş halde buldular kendilerini… Luciano, Neşet anlattıkça mest olup daha çok koyulaştırıyordu sohbeti. Baktılar ki bu iş burada bitmeyecek, Neşet onu saz evine davet etti…

BÖLÜM II: NEŞET ERTAŞ SAZ EVİ

O yılların Ankara’sında, ticaretin kalbinin attığı yerdi Hamamönü.  Belki de bu hamamlar yüzünden Luciano’nun provaları istediği gibi gitmiyordu. Bir süre önce dünyanın en prestijli opera ödüllerinden birisini almasına rağmen, götürüldüğü hamamın sıcağı Ankara’nın kuru soğuğu ile birleşip, demirden güçlü sesini çatlatmıştı. İşte tam da o soğuğun içinden geçerek Neşet ve Luciano saz evine yürüdü. 

Luciano Anafartalar Caddesine geldiklerinde “Neşet Ertaş Saz Evi” tabelasını gördü… İçeriyi farklı ahşapların kokuları sarmış, değişik renk ve boydaki sazlar odanın bakımsızlığını örtmüştü… Sanatın ve zanaatın bir olduğunu hissetti… Duvara asılı sazlara göz gezdirirken, Neşet, cebinde saz alacak parası olmadığı dönemde ona ortaklık teklif eden Hüseyin Koluman’ı, namı diğer Tavşancı Hüseyin’i anlatıyordu. Kendi kendine sazın teknesini nasıl oymayı öğrendiğinden, ustanın bir günde yaptığını, kendisinin anca bir ayda yapabildiğinden, ilk sazını nasıl büktüğünden, müziğinin icrasından bahsetti.

“Hacı Taşan’la babam eski düzende aynı çalarlardı. Fakat Çekiç Ali bu akordu ‘re’ye aldı. Yani şimdi benim çaldığım yere… Rahmetli, bir yenilik getirdi Kırşehir yöresinde, tabii ben de ‘re’den tuttum. Ama ben biraz araştırdım, bir çift ses kullanıyorum, alt, orta, üst çift sestir. Bunun adı da ‘tambura’ oluyormuş dediklerine göre. Rahmetli Çekiç Ali ahenkli saz çalardı. Babamgilin çalışı gibi, bozlağı O’da aynı benim gibi buradan, ‘re’den çalardı. Sevilen bir bağlama sanatçısıydı. Bağlamanın pehlivanıydı, tabii Kırşehir yöresinde… Pek dışarılara gitmedi ama son dönemde gel denildi, gitti, plaklara okudu, çaldı, söyledi.”

Neşet’in gözündeki parıltının ışığında, Luciano alaylı yetişen genç adamın geçmişi ve bugünü böylesine güzel kucaklamasını görünce, kendini anımsadı bir an.  İnsanın kendi yolunu çizmesinin yegâne temeline dokundu.

P: “Ne güzel anlattın ustalarını. Rekabet kendimizle aslında. Mümkün olandan daha iyi olmaya çalışıyoruz her zaman. Kendimize karşı savaşıyoruz aslında, diğerlerine karşı değil.” 

Sohbet demini aldıkça daha da keyiflendi. Siyah gözleriyle birbirlerine gülümseyip, kentin kalbine doğru yürümeye, Ankara Kalesi’nin yollarında yaşamdan ve müzikten bahsetmeye devam ettiler.

BÖLÜM III: ANKARA KALESİ
Yollarında yavaş yavaş yürüyorlardı Kale’nin. Hamamönü’nden farklı olarak, daha çeşitli bir yaşam vardı burada… Her yerde her şeyden biraz bulunabilirdi. Eski evlerin uyum içinde olduğu, tüm yolların ona çıktığı bir merkezdi. Rengârenk cepheleri ile adeta bir şenlik alanıydı. İnanılmaz görüntüsüyle güneş Ankara’yı selamlıyor ve tüm mekânı kucaklayan bir manzara oluşturuyordu. Bütün bu ihtişamın içinde, ufak bir kız çocuğu elinde çamaşır sepetiyle hızlıca geçti yanlarından… Bu kadar sıradan bir görüntünün, böylesine sıra dışı bir imgeyle uyumu bir an melodik geldi Luciano’ya… 

Neşet, müzik serüvenini anlatırken İstanbul’da doldurduğu ilk plağından, parasız zor günlerinden, Ankara’ya gelişinden, Rüzgârlı ve Ankara Radyosu’ndaki ilk deneyimlerinden bahsetti. Sohbet hayata dair, anlatan Neşet ise, konu bir şekilde ‘gönül’e bağlanırdı. Yine bağlandı… Leyla’dan bahsederken hüznü ile aşkı bir arada görünce, Luciano durduramadı kendini ve lafını kesti… 

P: “Bence neden âşık olduğunu bilirsen, gerçekten âşık olmamışsındır.”  dedi Luciano. 

Neşet gülümsedi, aşkı bilmeyen pek azdı ona göre… Sadece herkesin bildiği farklıydı… Bu kanıyla aldı sözü: “Biz anadan doğma, güzele aşığız. Güzel kim, insan. E insanın güzeli erkeğe göre bir kız, kıza göre bir erkektir. Dünyaya insan gelip de âşık olmadım diyen yalan söyler. Ne var ki bu aşkın abdallığını biz yapıyoruz. Abdallık değil; aşkı biz yüreğimizde taşıyoruz.”

P: “Var mı özlemini duyduğun birisi?”

N: “Olmaz mı? Özlemim hoşgörüye, sevgiye… Her daim var… Ama en çokta Leyla’ya… Bir de derdimi anlatamadım babama…” Leyla’ya gönül vermişti, ama babası bu duruma şiddetle karşı çıkmış, hatta ona “Aslı bozuk alma evladım…” diyerek bir türkü bile yakmıştı… Neşet ona karşılığını sessizce mırıldandı sokakta…

“Yazımızı felek yazdı Mevladan değil 

Senin dediklerin a dost evladan değil

Her hata suç bende Leyla’da değil

Aslı bozuk deme gel şu insana…”

P: “Pişman mısın?” 

Neşetin kederi kaleyi karşısına alan günbatımına karıştı.  “Ana sevgisi, yar sevgisi olmasaydı hayvandan beter olurduk. Allah’ın verdiği bu insan gücüne göre, her gönülde bir aslan yatar gibisine, öyle bir güç vermiş Allah bize. Analara saygım bundandır. Bu aşkı yüreğinde duyan insanlar, her şeyi daha açık seçik görür.” dedi. Böylece yollarına devam ettiler.

BÖLÜM IV: ANADOLU MEDENİYETLERİ MÜZESİ


Şehirde o zamanlar gezilecek pek yer yoktu.  Akşamları hareketlenen merkezde, gündüzleri bir iki sinema ve bolca mesire alanı bulunuyordu. Luciano, Ankara’ya gelmiş meraklı bir göz olarak, bu kültürün nereden-nasıl geldiğini öğrenmek istiyor; dokusuna hayran kalıyordu. Bu hayranlığını gizlemeyerek, Neşet’i kolundan tutup Anadolu Medeniyetleri Müzesine götürdü. Neşet burayı pek severdi zaten. Ne zaman bir misafiri gelse Luciano’nun ona yaptığı gibi kolundan tutup, müzeye götürürdü.

Bir taş binanın içine kurulu olan müze, sohbet edilerek birkaç saatte gezilebiliyor ve bu toprakların hikâyesini gözler önüne seriyordu. Son tadilatları yeni bitmiş müzede, şimdiye kadar geçirdiği süreçle ilgili bir kitapçık dağıtılıyordu. İçinde farklı dillerde bu şöyle anlatılıyordu: “Ankara’daki ilk müze, kültür müdürü Mübarek Galip Bey tarafından 1921 yılında, kalenin Akkale olarak isimlendirilen burcunda kurulmuştur. Bu müzenin yanı sıra Augustus Mabedi ve Roma Hamamından da eserler toplanmıştır.”

Bu kadim toprağın hikâyesi Neşet’i kendisine çekerken, Luciano, atmosferin büyüsüne kapılmış; her bir sesin böylesine güçlü yansıyabilmesine hayran kalmıştı… Neşet kendini bu çekime bırakarak eğildi ve bir avuç toprak alırken eline, ekledi:

N: “Topraktan geldik, toprağa gideceğiz… Toprağa döndükçe daha da kök salacağız buralara… Ecdadımız nasıl kurduysa bu medeniyeti, biz de o köklerin ufacık dallarıyız. Hâlbuki bizim bazı aklı ermezler toprağa dokunmaktan kaçınırlar; kokusunu alamadıklarından belli ki…” 

Taş duvarlar arasındaki yankının cazibesine kapılan Luciano, onu meşhur eden La Boheme Operasından bir parça seslendirmeye başladı. Elinde toprağın kokusu, Neşet ilk defa bir operayı canlı dinliyordu…

“Che gelida manina, 

se la lasci riscaldar… 

Cercar che giova? 

Al buio non si trova. 

Ma per fortuna, è una notte di luna, 

e qui la luna… l’abbiamo vicina.

Aspetti, signorina, 

le dirò con due parole: 

chi son? chi son!… e che faccio… 

come vivo?… Vuole? 

Chi so? Sono um poeta.”

“Ne kadar soğuk bir el, 

Bırakın sizin için ısıtayım…

Sadece bakmak neye yarar? 

Karanlıkta bulamayacağız.

Fakat şanslıyız ki, ay ışığı var,

ve ay… burada bizimle.

Bekleyin, hanımefendi,

Size iki kelimem var:

Ben kimim? kimim ben! ne yaparım…

Nasıl yaşarım? Anlatayım mı?

Ben kimim? Ben bir şairim.”

BÖLÜM V: BOĞAZİÇİ LOKANTASI
O zamanlar öğretmenliği bırakmış, biraz top koşturmuş, ardından opera ile kendini bulmuş olan Luciano’nun, yemeğe olan düşkünlüğü yeni başlamıştı. Sohbetleri koyulaşınca, Neşet’in onu yemek yeme konusunda ikna etmesi pek de zor olmadı ve kendilerini dönemin meşhur Boğaziçi Lokantasında sipariş verirken buldular.

Aile işletmesi sıcaklığındaki lokantada, herkes birbirini çok uzun zamandır tanıyormuş gibi koşturuyordu. Luciano’nun Modena’dan alışık olduğu bir durumdu bu. Her Akdeniz’li gibi, yemeğin matematiğine değil; ruhuna inanırdı… Mutfaktan gelen güzel kokular iştahlarını kabartırken, aynı zamanda sohbetlerinin koyulaşmasına da el verdi. Luciano güzel kokular eşliğinde, kendini “Ben ne yapıyorum?” sorularından vazgeçerken buldu…

P: “Yaşamla ilgili en iyi şeylerden biri, yaptığımız işi düzenli olarak durdurmamız ve tüm dikkatimizi yemeğe vermemizdir.” 

Etraftaki masaların birinden içten bir kahkaha duyuldu… Yeni komi heyecanlanıp çayı devirirken, usta garsonlar hiçbir şey olmamışçasına olayın üzerini örttüler. Bu sırada Neşet, Luciano’nun yemeğe atfettiği değeri düşündü. Düşündü ve anlamlandıramadı… Üvey annesinin, gariplikten sadece topalak yaptığını, onun tadını bu süslü yemeklere asla değişmeyeceğini hatırladı.

N: “Şükür daha alnımın terini yiyorum.” dedi gülümseyerek.

Luciano, akşam yemeklerinin saatlerce sürmesi ve belli bir kalabalıkla yenmesi gerektiğine dair görüşlerini büyük bir keyifle anlatıyordu. Kahvaltının sadece mideyi akşama hazırlamak için küçük bir atıştırmalıkla geçiştirildiğinden; kocaman sofralarda, aşk ve tutkuyla pişmiş yemeklerin hasretini çektiğinden dem vurdu. 

Sohbet, her cümleden sonra tezatların ortaya çıkardığı yeni tatları barındırdı. Neşet, aslında onun yemeğe olan düşkünlüğüne değil; duygularına, anlattıkça gözünün içinde beliren dostane gülüşe saygı duydu. 

Gelecekte, bir o kadar farklı yollardan geçip, radyolardan evlere, ofislere, arabalara doluşacak, mihenk taşlarına dönüşecek bu iki adam, bir düğümün içerisinde hayata karşı aforizmalarını uçurdular. Bir yanda acısından arınma, diğer yanda acıyla arkadaş olmanın getirdiği bir buluşma vardı.

N: “Bizim buralarda hasretin ilacına rakı derler. Bu akşam bir gazinoda dinleyicileri karşılayacağım. Hem sana bir iki kadeh rakı ikram ederim, hem de sahnedeki dertleşmeme ortak olursun.” diyerek Luciano’yu davet etti. 

BÖLÜM VI: KAZABLANKA GAZİNOSU
Neşet o dönem Rüzgârlı’daki Kazablanka Gazinosunda sahne almaktaydı. Luciano ile tuhaf tanışmaları öyle bir hal almıştı ki, programına da davet etmişti onu. Gazinoya çağrıldığında, her ne kadar çekinerek yaklaşsa da sonrasında merakına yenik düşmüş, peşine takılmıştı Neşet’in. 

İçeri girdiklerinde gazino, sandığından çok daha mütevazı ve sade geldi Luciano’ya. Çalışanlar arasındaki samimi ve bir yandan da resmi hitapları dinledi; aslında olmadıkları insanlar gibi davranmalarını hayretle izliyordu.

Neşet repertuarına göz gezdirdi. Yeni yazdığı türküsünü kağıtların arasına yerleştirdi. Genellikle çok bilindik türküler okur, bazı zamanlar aralara kendi bestelerini sıkıştırırdı. Ama bu sefer hem yazdığı türkü, hem de günün getirdiği hissiyatlar diğerlerinden farklıydı. Kendi yazdığı türkülerden birini söylemeye başladı. İçi içine sığmıyor, taşıyordu. Okumaya başladığı anda mekândaki tüm uğultu bıçak gibi kesilmişti.

“Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın

Ben de gülemedim yalan dünyada

Sen beni gönlünce mutlu mu sandın

Ömrümü boş yere çalan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada

Yalandan yüzüme gülen dünyada

Sen ağladın canım ben ise yandım

Dünyayı gönlümce olacak sandım

Boş yere aldandım boşuna kandım

İrengi gözümde solan dünyada…”

O gün tanıştığı Luciano, bir köşeden pür dikkat Neşet’i dinliyordu. Neşet’in sahne ışığının altında, sokakta ya da herhangi bir yerde çaldığından farksız olduğunu düşündü. Onun için zamanın ve mekânın bir önemi yoktu belli ki. Öylesine içten ve samimi bir dil kuruyordu ki, yaptığı müzik ile yaşamını paylaşıyor, insanlarla resmen dertleşiyordu. Onun samimiyeti, yaşadıklarını müziğine dökmesinden geliyordu. 

Neşet duygu selinden sıyrılıp, alkış kıyametten sonra sahneyi yaylılardan kurulu küçük bir orkestraya devretti. Başkemancı, sahnenin ortasındaki mikrofona yaklaşarak, önünü ilikleyip önce Neşet Ertaş’ı alkışlattı. Ardından orkestranın yerini aldığından emin olmak için arkasına kısa bir bakış attı ve assolisti sahneye davet etti. Alkış seli Luciano ve Neşet’i göz göze getirdi. Hislerin ortaklığı ile anlamdaş oldular…

BÖLÜM VII: OPERA

Ankara’dan üç temsil sonunda ayrılacak olan Luciano, son provasına geç kalıyordu. “Şimdi sıra benim sahnemde.” dedi gülümseyerek. Keyifli bir telaş içinde Neşet’i provasına davet etti. On beş dakikalık bir yürüyüş ile ilk karşılaştıkları binanın önüne geri dönmüşlerdi. Binanın mimarisi farklı bir dilin izlerini taşıyordu ve tüm görkemiyle onları karşılamıştı. 

Bahçedeki opera müdürü, Luciano’nun yanında kasketli Neşet’i görünce şaşırdı. Tanışmak için yanına gittiğinde, ismini daha önce Ankara Radyosundan duyduğu ‘Mahalli Sanatçı Neşet Ertaş’ olduğunu anladı. Bir yandan bu ikilinin nasıl bir araya geldiğine anlam vermeye çalışırken; diğer yandan provaya yetişmesi için Luciano’ya telkinde bulundu. 

Luciano hızlıca kulise doğru ilerlerken, müdürden Neşet için uygun bir koltuk göstermesini rica etti.  Fuaye alanından geçerken, Neşet müdürün bir türlü anlamlandıramadığı bu tuhaf tanışıklığı anlamaya çalışmasını gülümseyerek izliyordu. Adamcağız ne yapacağını bilemez halde, bir rehber gibi binanın tarihinden bahsetmeye başladı.

M: “1931 yılında açılan uluslararası bir yarışma sonucunda inşa edilmiştir bu bina. Şevki Balmumcu’nun Sergievi binası, 1947-48 yıllarında Paul Bonatz tarafından Opera binasına dönüştürülmüş, II. Ulusal Mimarlık Döneminin ilkelerine uygun olarak tasarlanmıştır. Burada çalışmak belki de hayatımda elde ettiğim en büyük şanslardan biridir. Özellikle salondaki işçiliğe her baktığımda, zaman duruyor gibi hissederim. İsterseniz oraya geçelim, siz de hem görmüş, hem de provayı izlemiş olursunuz…”

Temsillerde tıklım tıklım dolu olan salon bomboştu. Neşet ön sıralardan birine oturarak, özenle tasarlanmış sahneye göz gezdirdi. Bir an, aklına babası Muharrem Ertaş’la türküler söylediği bozkırlar geldi. “Her sahnenin kudreti kendine…” diye geçirdi içinden. Tam o sırada adım sesleri duyuldu. Etkileyici sahnenin karanlığından, normalden çok daha ufak görünerek Luciano çıktı.

Opera farklı bir dünyanın müziği gibi geliyordu Neşet’e. Fakat müziğin evrenselliği bir şekilde işliyordu ruhuna. Kalabalık orkestrayla rengârenk bir alt yapı işitiyor ve kulaklarından başlayıp tüm bedenine yayılan müzik, gözlerinin dalmasına neden oluyordu. Her melodi farklı bir anıyı çağırıyor; özlemi, hüznü, sevinci bir arada yaşatıyordu. Bu kadar farklı mekânlarda bunca benzer duyguların hissedilmesi olağanüstüydü. 

Saz evi ve opera arasındaki yedi yüz metrelik mesafe, ne kadar da büyütülmüştü gözlerinde. İşte o an karar verdi ve  “Neden olmasın?” diye düşündü… Ankara Radyosunda son bir düet… Hem de Luciano ile!” Onu bir şekilde radyodaki yayına dahil edecekti. 

BÖLÜM VIII: ANKARA RADYOSU

Ankara Radyosu 1928 yılından bu yana yayın yapmakta, memleketin en önemli sesleri programlara katılmak için can atmaktaydı. Diğer illerdeki radyolar henüz yeni yeni kuruluyordu. Zeki Müren’den Müzeyyen Senar’a kadar birçok önemli sanatçı Radyoda konserler veriyor, spikerlerin müthiş disiplini ve zarafeti eşliğinde, müzik büyük kitlelere ulaşıyordu. Neşet de kayıt yapma şansını bulmuş ender sanatçılardan bir tanesiydi. Muzaffer Sarısözen’in ‘Yurttan Sesler’ programına davetini, o günkü heyecanını hiç unutmazdı. 

Bugün ise o duygularına bir başkasını eklemek için Radyo’nun kapısından giriyordu. Yanında Luciano, elinde sazı, yayın odasına doğru yürüdüler. Koridordan geçerlerken insanların meraklı bakışlarına aldırış etmemeleri mümkün değildi. Fakat heyecanları, bu bakışlardan ziyade yapacakları müziğe odaklanmıştı. “Nasıl olacak acaba?” diye düşünürken, program yapımcılarından Cengiz Bey ile yüz yüze geldiler. 

Neşet’in istediği böylesine disiplinli bir kurumda olacak iş değildi. Opera ve türkü söyleyen iki insanın doğaçlama yapacak olması o dönem için tam bir deli işiydi. Bir iki görüşmeden sonra Muzaffer Bey’in de devreye girmesiyle, muzip hayal gerçek oldu. 

C: “15 dakika ayrılacak size, bir girizgâh yapınız ki; insanlar anlasın bu farklı buluşmanın anlamını.” diyerek onay verdi yapımcı. 

S: “Ünlü İtalyan tenor Luciano Pavarotti ve Kırşehirli Mahalli Sanatçı Neşet Ertaş bugün bizlerle…” dediği anda buz gibi bir rüzgâr esti yayın odasında. Kimse bunun nasıl olduğuna anlam veremiyordu. Spiker kısa sorular ile müzik üzerine sohbetler açıyordu. Önce Luciano girdi söze.

P: “Mesleğimizde hiçbir dâhilik yoktur. Geçmişin tüm harika şarkıcılarına bakabilirsiniz, hiçbiri dahi değildir. İnsanlar genellikle operanın çok disiplinli olduğunu düşünür fakat bu disiplin değildir. Bu bağlılıktır ve bu ikisi arasında çok büyük bir fark vardır. Kanımca, opera en önemli sanat formlarından biridir. Herkes tarafından dinlenmeli ve takdir edilmelidir. Elimden geldiğince bunu daha büyük kitlelere ulaştırmak için çalışacağım. Bunun için de onun sert görüntüsünü değiştirmek durumundayız” dedi. 

Spiker Neşet’e döndü. “Nasıl oldu bu iş?” der gibi gülümsedi. Cümleyi kurmakta zorlanırken, Neşet durumu fark edip müdahale etti.

N: “Benim müzik felsefem, ayrım yapmadan herkesin anlayacağı dilden söylemektir. Benim türkülerim hep sevgi, saygı, kardeşlik, birlik ve beraberlik üstünedir. Sen karşındakini sev, o seni sevmezse sevmesin. Gelmiş geçmiş tüm ozanların dili, hangi dilden söylerse söylesin, yardır efendim; yar. Ben bunu açıkça herkesin anlayacağı dilden söylüyorum. Şimdi bu kardeşliği birlikte söyleyeceğiz” dedi ve bir ilk gerçekleşti.

Dinlemek için tıklayınız:

 

Yorum Yap