Parklar Radikal Olduğunda
- Zeynep Nur Gun - Editor Ekibi
- 17/02/2025
- Araştırma
- Biyoçeşitlilik, CentralPark, DoğaKoruma, DoğalGüzellik, FrederickLawOlmsted, KamusalAlan, KamusalParklar, KentselDönüşüm, KentTasarımı, KuşaklarArasıTasarım, Olmstedİlhamı, ParkTasarımları, PeyzajEstetiği, PeyzajMimarlığı, PeyzajSanatı, PeyzajTasarımı, SürdürülebilirTasarım, YeşilAlan, YeşilAlanDevrimi
- 0 Yorum
150 yılı aşkın bir süre önce Frederick Law Olmsted, kamusal alan hakkındaki düşüncelerimizi değiştirdi.
Nathaniel Rich
Bir buçuk yüzyıl önce, taze hava ve kırsal çayırlıklar arayan kentliler halk mezarlıklarını ziyaret ederdi. Bu, kötü bir düzenlemeydi. Mezarlıkta yapılan törenler, atletik faaliyetlerle çelişmekle birlikte kasvetli hava ise kaygısızca eğlenmeyi engelliyordu. Yas tutanlar da, eğlence arayan kalabalıklarla başa çıkmak zorunda olmaktan hoşlanmıyorlardı. Bu olgu, özellikle Frederick Law Olmsted’i çileden çıkarıyordu. Olmsted, durumu yazılarında ve mektuplarında defalarca şikayet etmişti; bu yazılar, Library of America tarafından Writings on Landscape, Culture, and Society adlı eserde toplanmıştır (Johns Hopkins University Press’in Olmsted’in yazılarından oluşacak 12 ciltlik setinin bir özeti). Olmsted, bunu “berbat şekilde kusurlu” bir biçim ve “berbat bir mazeret” olarak tanımlamıştır. Olmsted, mezarlık probleminin, kentlerin yerine getirmekte ihmalkar davrandığı derin, evrensel bir arzuyu ifade ettiğini düşünüyordu: kamusal parklara duyulan ihtiyaç.
Kamusal parkların var olmasının bile radikal bir fikir olduğunu belirtmek gerekir. Olmsted’in çözümleri, Central Park, Brooklyn’in Prospect Park’ı, Boston’un Emerald Necklace’ı ve onun uzun süreli işbirlikçisi Calvert Vaux ile tasarladığı daha birçok park, tamamen radikaldi. Bugün, onun düşüncelerinin çoğunu kabullenirken kentliler olarak sanayi tarımı, kaynak çıkarımı ve atmosferle oynama yoluyla tüm dünyayı ihtiyaçlarımıza göre düzenlediğimiz gerçeğini nadiren kabul ediyoruz. Dünyadaki her alan, varlığımız tarafından değiştirildi. Ancak bu süreçte, Olmsted’in çıkarımlarını mantıklı bir şekilde takip etmedik. Eğer kamusal yeşil alanlarla ilgili teorileri kasabalara ve kentlere uygulanabiliyorsa, neden tüm dünyaya uygulanmasın?
Olmsted kendisi için yeni bir meslek yaratana kadar ,Vaux ile birlikte dünyanın ilk profesyonel peyzaj mimarlarıydılar, kendi deyimiyle “genellikle bir olta balıkçısı, bir kuşçu ya da doğa bilimlerinin derin denizinin en sığ kıyılarında bir dalgıç kisvesi altında sürdürülen serseri bir hayat” yaşadı. Başka bir deyişle, bir amatördü. Babası, Connecticut’taki Hartford’da zengin bir kuru gıda tüccarıydı ve onu destekliyordu. 1822 doğumlu Olmsted, Yale’de eğitim almak için kaderinin belirlendiğini iddia etti, ancak 14 yaşında şiddetli sumak zehirlenmesi geçirdi ve bu durum geçici körlüğe neden oldu. Witold Rybczynski, Olmsted hakkında yazdığı A Clearing in the Distance adlı kitabında, bu iddianın her noktasını şüpheye düşürür; göz problemlerinin daha çok konjonktivitten kaynaklandığını ve okul çalışmalarını engellemeyecek kadar hafif olduğunu ileri sürer. Her halükarda, Olmsted’in resmi eğitimi 15 yaşında sona erdi. Ardından arazi ölçümü yapmayı düşündü ancak kısa süre sonra dünyayı gezmeye çıktı.
Çin’e giden bir çay gemisinde denizci çırağı olarak çalıştı. Babasının Staten Island’daki bir çiftliğini yönetti. Amerikan Güneyi’ni gezdi ve orada, daha sonra ek materyallerle birlikte A Journey in the Seaboard Slave States olarak yayımlanan, etkili gazetecilik raporları yazdı. Ancak 1850’de İngiltere’ye yaptığı bir yürüyüş, ona kamusal eğlence alanlarının değerini fark ettirdi. Liverpool’un bir banliyösünde, yerel bir fırıncı tarafından Birkenhead Park’ı ziyaret etmeye teşvik edildi ve şok oldu:
“Beş dakika hayranlıkla bakmak, doğadan bu kadar çok güzellik elde etmek için sanatın nasıl kullanıldığını incelemek ve ardından kabul etmek üzere hazırdım: demokratik Amerika’da bununla karşılaştırılabilecek hiçbir şey yok.”
Olmsted, Birkenhead’in güzelliğinin “neredeyse eşit olarak tüm sınıflar tarafından paylaşıldığını” keşfettiği için özellikle heyecanlanmıştı: erkekler, kadınlar, çocuklar, koyunlar. Bu, çoğu parkın özel mülklerde bulunduğu, New York City’nin Gramercy Park’ı gibi yerlerin ise zengin komşulara ait anahtarlarla kilitli olduğu bir dönemde yenilikçiydi. Henüz beş yaşında olmayan Birkenhead, İngiltere’de kamu fonlarıyla kurulan ilk parktı.
Olmsted, 1861 yılında The New American Cyclopaedia için yazdığı bir parklar yazısında, ilk örneklerin, İngiliz soylularının geyik parkları oluşturmak için çitlerle çevrilen çayırlar olduğunu açıklar. Ağaçlar, daha açık alanlar yaratmak için kesilmiş ve geyiğin otladığı geniş alanlar temiz tutulmuş. Olmsted, o zaman bilinen tüm eğlence alanlarını tartışmaya devam eder; Nebukadnezar’ın Babil’in Asma Bahçeleri’nden Paris’teki Tuileries bahçelerine, Floransa’daki Cascine parkına ve St. Petersburg’un temiz yaz bahçelerine kadar uzanır. St. Petersburg bahçeleri için, “Bir polisin her yaprağı, eğer düşerse, yere ulaşmadan yakalamak için izlediği” söylenirdi. St. Petersburg bahçeleri, Olmsted’in başka bir denemesinde, 15. yüzyıla kadar uzandığını söylediği bir hassasiyetin zirvesiydi; bu hassasiyetin temel özellikleri düzenlilik, sıralanmışlık, çerçeveleme ve yüzey güzelliğiydi. Doğayı evcilleştirme ve sterilize etme zorunluluğu anlaşılabilir bir şeydi. Medeniyetin başlangıcından bu yana, insanlar doğayı kuşkuyla ve hatta korkuyla izlemişti. Öyle ki İncil’de, çöl kelimesi korku, tehlike, şaşkınlık, kaos anlamına gelmektedir.
Bu görüş, 19. yüzyılın başlarında Alexander von Humboldt’un doğal dünyayı bir hayranlık ve neşe duygusuyla yazmasıyla değişmeye başladı. Bu, George Perkins Marsh, Charles Darwin ve Henry David Thoreau gibi öğrencilerini etkiledi. Şehirler giderek daha mekanize, kalabalık ve düzenli hale geldikçe, sakinler kırsal peyzajlarda yüce bir anlam aramaya başladılar.
Ancak vahşi doğa, Amerikan şehirlerinin ortasına kolayca bırakılamazdı. Olmsted ve Vaux, Central Park için bir tasarım önerisi sunduklarında, “Greensward Plan” adlı projeleri, bataklıklar, dik vadiler ve kil çukurlarıyla kesilmiş 700 dönümlük çorak bir araziyi kapsıyordu. Arazinin (daha sonra 840 dönüme çıkarılacak) üzerinde birkaç yerleşim yeri vardı; bunların başında, şehrin nadir bulunan orta sınıf siyah topluluklarından Seneca Village geliyordu. Ayrıca asla mezarları açılmayan mezarlıklar da vardı.
Olmsted, Birkenhead’in alanının yaratılmadan önce de çok daha kötü bir durumda olduğunu hatırlıyordu—“düz, steril, kil tarlası.” Central Park’ta, burada öğrendiği dersleri uyguladı; kıvrımlı yolları, çalı ve çiçek çeşitliliğini, geniş açık çimenlikleri, düzensiz ağaç kümelenmelerini yeniden yarattı. Olmsted, sonraki projelerinde takip edeceği bir dizi kural geliştirdi. Bu projeler, yalnızca onlarca belediye parkını değil, aynı zamanda üniversite kampüslerini (Stanford, UC Berkeley, Gallaudet, Trinity College); özel mülkleri (George Vanderbilt’in Biltmore’u ve John D. Rockefeller’ın Kykuit’ı); ulusal alanları (ABD Kongre Binası çevresindeki alanlar ve ülkenin en eski devlet parkı olan Niagara Rezervasyonu) ve ülkenin ilk planlı banliyölerinden birini olan Riverside, Illinois yer alıyordu. Olmsted’in başarısı sadece bir meslek yaratmakla kalmadı, aynı zamanda bir estetik de oluşturdu.
Olmsted’in ilk ilkesi, bir parkın ait olduğu şehri tamamlaması gerektiğiydi. Bir şehir sıkışık, kalabalık ve dikdörtgen şeklinde ise, parkı kıvrımlı yollar ve büyük açık alanlar içeren değişken bir topoğrafyadan oluşmalıydı. Central Park’ın “karşılaştırmalı genişliği” çok önemliydi, çünkü bir park “hareketi davet eden, teşvik eden ve kolaylaştıran bir zemin” olmalıydı. Büyük Çimenlik ya da Koyun Çayırı’na vardığınızda hissettiğiniz baş döndürücü dürtü, tam anlamıyla bir koşuya dönüşür bu tasarım bir gereği ve parçasıdır.
Bir park, doğal arazisinin karakterine sadık kalmalıdır. Örneğin, Batı Amerika’da çimenlikler yetiştirmek veya Yeni İngiltere’de palmiye ağaçları büyütmek “kötü zevk” olarak kabul edilirdi. Güzellik, bir çiçekçiden bekleyeceğiniz dekoratif bitkilerde değil, genel etkilerdedir. Ağaçlar, “bireysel özelliklerinin uyum içinde birleşeceği” şekilde gruplanmalıdır. Olmsted’in ilk anılarından birinde, bir akasya ağacının tohumunu ektiğini ve bir yıl sonra geri döndüğünde, bir yaprak dalı bulduğunu anlatır. On iki yaşına geldiğinde, o fidan büyümüş ve küçük bir ağaç olmuştu ve yıllar sonra, o akasya ağacının kesildiğini öğrendi. Kısa bir duygusal boşluk sonrası, Olmsted ağacın gitmesinden memnun olduğunu söyledi, “çünkü bireysel güzelliği, çevresiyle uyumsuzdu.”
İnsan yapımı yapılar da uyumsuzdu. Köprüler veya binalar mutlaka gerekli olduğunda, bunlar yerel taşlardan yapılmalı, çalılık ve sarmaşıklarla ağır bir şekilde kamufle edilmeliydi. Central Park’taki en dikkate değer teknik başarılardan biri, dört ana caddesinin ortadan kaldırılmasıydı: Olmsted onları toprağa gömdü ve yeşilliklerle gizledi. Parkın cazibesinin büyük bir kısmı, mahremiyet ve gizem yanılsaması yaratan Ramble’ın içinden geçenler gibi inişli çıkışlı geniş alanların ve gizli geçitlerin dönüşümlü olarak kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
Olmsted’in peyzaj teorisinde belirgin bir ironi vardır: Gerçekçi “doğal” manzaralar yaratmak için çok fazla yapaylık gerektirir. Central Park’taki her şey insan yapımıdır; Olmsted’in tasarımlarının çoğu için de durum böyledir. Bunlar doğanın taklitleri değil, idealizasyonlarıdır; tıpkı Hudson River School’un peyzaj resimleri gibi. Her Olmsted yaratımı, büyük miktarda emek ve masraf gerektiren, dikkatlice yapılan bir sihirbazlık ürünüdür. Central Park ile ilgili notlarında, ormanları inceltmek, yapay olarak kıvrımlı ve düzensiz yollar yaratmak, “önemsiz bitkiler,” çirkin taşlar ve rahatsız edici tümsek ve çukurları temizlemek için çağrıda bulunmuştur. Tüm bunları “doğal peyzaj manzarası” oluşumunu teşvik etmek için yaptı. Parklarının “çok bahçemsi” göründüğünde denetçilerine şikayette bulunur ve sürekli olarak “daha doğal hale getirilmesini” isterdi.
Olmsted bu çelişkiyi fark etti ve bununla mücadele etti. Eğer doğal güzellik peyzaj mimarisinin hedefiyse, o zaman “bütün insan emeğinin en iyi sonucu… kötü bir taklitten başka bir şey olmaz mıydı?” diye düşündü. Hatta neden doğaya müdahale etmeyelim ki? Neden organik süreçlere müdahale edelim, burada çalı ekleyelim, şuradaki ağaçları inceltelim?
Olmsted çok iyi bir hayal gücüne sahipti. Central Park, o dönemde New York City’nin kuzey ucundayken, bir gün milyonlarca insanın yaşadığı bir metropolün ortasında olacağını öngördü. Boston, San Francisco ve Chicago’nun genişlemesini ve zenginleşmesini öngörmüş ve tasarımlarının doğacak nesiller için sağlayacağı değeri, anlık etkilerden daha fazla önemsemiştir. O, Yosemite Vadisi’nin korunmasını talep eden ilk korumacılardan biriydi ve kırsal alanların “satılma kaygısına” karşı savunulması gerektiğini açıklayan ilk kişilerden biriydi.
Ancak Olmsted, tüm gezegenin bir parka dönüşeceğini ön görmemişti. Biyologlar, genel halktan daha fazla olmasa da, Dünya’nın bizim tuvalimiz olduğunun farkındaydılar. Sorun şu: Hangi tür sanatçılar olacağımıza karar vereceğiz? Hangi tür zevklere sahip olacağız? Son zamanlardaki tarihimiz umut verici değil. Çöllerde çimenlikler ve yüzme havuzları yerleştiriyor, bataklıklara gökdelenler dikiyor, plajlarda malikaneler yapıyoruz. Yakıt arayışında dağları kesiyor, ormanları kereste sahalarına çeviriyor ve kamusal alanların kutsallığını savunma vaatlerimizi yerine getirmiyoruz. En güzel manzaralarımızı en zenginlere ayırıyor, yoksulları aşırı kalabalık mahallelere veya tükenmiş tarım alanlarına hapsediyoruz. Olmsted’in aksine, biz genellikle geçici etkileri geleceğin pahasına tercih ediyoruz.
Çoktan peyzaj mimarları olduk ama güçlerimizi olabildiğince ustaca kullanmadık. Çok fazla şeyi şansa, çok az şeyi tasarıma bıraktık. Çırak olarak kaldık. Ancak formun ustası Olmsted, arkasında açık bir kullanım kılavuzu bıraktı. Mezarından, bizi küresel peyzajımızı daha güzel, daha “doğal” hale getirmek için giderek daha sofistike hale gelen araçlarımızı kullanmaya çağırıyor.
Illustration by Mokshini

