Kentsel Estetik, Dönüşüm ve Yabancılaşma: Tutunamayanlar’ın İzdüşümleri

Yazar, oyun yazarı ve inşaat mühendisi Oğuz Atay, 1934’te genç cumhuriyetin kendi kurumlarını hızla oluşturduğu bir dönemde İnebolu’da dünyaya gelir. Gözlerini açtığı Türkiye, ekonomik sıkıntı ve bunalımların, kültür karmaşasının, yokluğun Türkiye’sidir. Avrupa’da Hitler iktidarının korku hegemonyası sürerken, Türkiye’de savaş rüzgarlarının adeta her an hissedildiği bir bunalım söz konusudur. O dönem, batıyı yakalamak düşüncesiyle hızla çıkartılan inkılaplarla birlikte Türkiye köklü bir değişim ve dönüşümün içerisine girmiştir. Böyle bir tabloya gözlerini açan Atay, 1934 yılından yaşam sahnesine veda ettiği 1977 yılına kadar geçen sürede, mekânsal ve toplumsal değişimlerin dolaylı veya dolaysız tanığı olmuştur. Bu tanık olma hâli, kaleme aldığı eserlerinde fark edilir bir şekilde göze çarpmaktadır. Nitekim bunun en güzel örneği, 1970’te TRT Roman Ödülü alan “Tutunamayanlar” adlı eseridir.   

Roman yayınlanmadan çok zaman önce, 1950 yılında Mahmut Makal’ın “Bizim Köy” adlı eseri yayınlanır. Türk romanında Köy edebiyatı dönemi başlar fakat köyler şehirlere akmaktadır artık. Otoyollarla, yükselen apartmanlarla Türkiye’nin çehresi değişmektedir [1]. 1960’lara gelindiğinde, toplumda yaşanan siyasi ve sosyal değişimlerin edebiyata da yansıdığı görülür. İdeolojik ve sanatsal çeşitliliğin oldukça fazla olduğu bu dönemde, toplumcu gerçekçilik ve bireyci-modernist yaklaşımlar ön plana çıkmaktadır.  Toplumsal meselelerin, kentsel-kırsal çatışmaların, modern yaşamın getirdiği yabancılaşma hissinin, bireyin varoluş sorgulamalarının konu edildiği eserler üretilir. Doğu-batı meselesi, sosyalizm ve varoluşçuluk aynı anda tartışılır [1].  

Tutunamayanlar romanı, bireyi ve bireyin içinde yaşadığı toplumla olan çatışmasını, kültürel olarak arada kalmışlığı, yabancılaşmayı, varoluşsal sorgulamaları, toplumsal normların değişimini, 20. yüzyılda Türkiye’nin hızla yaşadığı modernleşme süreci ve bu sürecin birey üzerinde oluşturduğu baskıları konu edinir. Mizahi ve ironik bir anlatımla bireyi, toplumsal normları ve bireysel-kamusal çatışmaları değerlendiren bir tema çizer. 

Atay, romanında burjuva düzeninin isteklerine uyum sağlayamamış, geleneksel kabulleri de benimseyememiş, arada kalmışlığın, yalnızlığın, ait hissedememenin sancısını derinden hisseden karakter tiplemelerine yer verir. Sosyal ve mekânsal dönüşümlerin birey üzerinde yarattığı etkileri özellikle Selim Işık ve Turgut Özben karakterleri üzerinden vermeye çalışır. Bu karakterler, değişim ve dönüşümlerin bireysel düzeydeki etkilerini temsil eder.  

Kitapta belli bir zaman ya da zaman aralığı ele alınmamışsa da özellikle 1950’li ve 1960’lı yıllar konu edilmiştir. Bu dönemde hızlı nüfus artışı, köyden kente göç ve beraberinde oluşan çarpık kentleşme gibi konular gündeme gelmiştir. Şehirleşme ve şehir planlama disiplini de bu bağlamda önemli değişimler geçirmiştir.  

Plansız kentleşmenin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz 1950’li yıllarda; 

  • Kırdan kente göç 
  • Sanayileşme 
  • Gecekondu olgusu 

gibi etmenler sık sık gündeme gelmiştir. 1960’lı yıllarda ise darbe sonrası kentsel planlamaya önem veren bir yaklaşım benimsenmiş ve özellikle şu konular gündemi belirlemiştir; 

  • Modern kent planlama 
  • Planlama kurumlarının oluşması (özellikle Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulması) 
  • Konut sorunu 

Romanda, dönemin konut sorunu ve plansız kentleşmenin birey üzerinde yarattığı etkiler şu pasajlarla aktarılmaya çalışılmıştır: 

“Turgut’un oturduğu apartman, […] daha yüksek birçok apartmanın arasında ezilmişti. Bu nedenle, kuzey rüzgârlarına kapalıydı ve güneyindeki apartmana bitişik tavan, yağmurda biraz akıyordu. […] Çocukların odasının penceresinden bakılınca -biraz da sola, dışarı sarkmak şartıyla- karşıdaki iki apartmanın çatı katları arasındaki küçük boşluktan, önce bir iki servi ağacı ve daha uzakta soluk mavi renkli bir çizgiden ibaret olan deniz görünüyordu.” 

 “Turgut, apartmanların arka cephelerine baktıkça, yapıların neden iki ayrı cephesi olduğunu; […] bu “modern” apartmanların da arka cephelerinin yüzsüz bir insan gibi anlamsız olduklarını ve üstlerine her zaman neden sarı badana vurulduğunu düşünürdü. “Bitişik düzen” denen anlaşılmaz sistem, öteki iki cepheyi sadece “yan cephe” adı verilen ve görünmeyen bir varlıktan, bir deyimden ibaret bırakmıştı.” 

Atay’ın romanında estetik, yalnızca mekâna bağlı fiziksel düzenlemelerden ibaret değil aynı zamanda karakterlerin ruh hallerinin, sahip oldukları insani değerlerin ve duygusal bağların dışa vurumudur. Bireyin anlam arayışı ve kendi iç dünyasında yaşadığı bunalımın fizik mekâna ve onun sosyal bağlamdaki işlevine olan tezahürüdür.  Birey ve onun iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi değerler üzerine temellendirdiği kabulleri, kentsel estetiği belirleyen betimleyici araçlar olarak ele alınmıştır. Atay, romanında birey ve estetik algısına şu şekilde yer verir:  

“Ben okul hayatımda güzel bir sınıf, zevkli bir okul binası, iç açıcı bir bahçe görmedim.”   

“Binaya tekrar baktı. Pencereler, pencereler. Külrengi, serpme sıva… ağır ve çiçek bozuğu kütle; keskin Ankara güneşi, çirkinliği kuvvetlendiriyor. Nasıl kaldıralım bu yığınları ortadan? Hakkınız yoktu buna: bizi zevksizliğinize mahkûm etmeye. Pürüzlü kütleye isteksizlikle baktı: içeriye girsem mi? Girme diyor büyük kapı; girme yutarım seni.” 

“Pencereye yaklaştı, perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı: karşı evlerin Turgut’a sırtını dönmüş arka cepheleri: çizgilerini yumuşatmayı bilememiş kütleler; çirkinliklerini, rüyadan  yeni  uyanmış  bir  insana,  sadece  var  olmalarıyla unutturan gerçek hacimler…” 

“Estetik gibi bir söz duyuyordum yarım yamalak; kelimeyi alıp biçimlendirmeye çalışıyordum. […] soyut kavramlar üzerine konuşuyoruz. Karşıma ölçüler konuluyor. Herkes bu ölçüleri anlamak ve gerçekleşmeleri için mimarlara yardım etmekle görevli. […] Onun yerine, ağzımı açtığım zaman, teknik zorunluluklardan söz ediyorum. Beni küçümsüyor. Önüme planlar, kesitler, perspektifler yığıyor. Kalın kalemlerle yumuşak kağıtlara sonsuz çizgiler çiziyor. Düşüncelerini çizgiyle ifade ediyorlarmış. Ben yazıyla bile anlatamıyorum. […] Silüet diyor. Bizim bina o silüet dediği şeyi bozacakmış.”  

Estetiğin, baskıcı bir teknik zorunluluk olarak algılandığı bu pasajda, estetikle ilgili bir tartışma sırasında karakterin yaşadığı kafa karışıklığı ve içsel isyan dikkat çekmekte ve mimarların, soyut kavramlarla mekânsal düzenlemeleri savunması, karakteri hayal kırıklığına uğratmaktadır.   

 Kamusal alanların işlevsizliği ve estetikten yoksun oluşu, romanda değinilen diğer bir meseledir. Kentsel planlamanın değişim geçirdiği, toplumsal çıkarların öncelenmek istendiği bu dönemde, kamusal alan kavramı önemli bir kavram olarak karşımıza çıkar. Fakat bu doğrultuda gerçekleştirilen uygulamalar çoğu zaman şekilcilikle sonuçlanan, sosyal işlevini tam olarak gerçekleştiremeyen projelerdir. Romanda, kamusal alan olarak kamu parkları ele alınmış ve bu alanların, toplumun ve yöneticilerin ilgisizliği nedeniyle yozlaşması üzerinden kamu ve birey arasındaki çatışma anlatılmaya çalışılmıştır: 

“Ankara, hele o zamanlar, çok kirliydi.  Rivayete göre, bataklık bir zemin üzerine kurulan bu şehir için uygun bir yer seçilmemişti. […] bu bataklığı yer yer binalar, yollar ve kaldırımlarla kapamışlardı. Fakat şehrin ortasında bulunan ve yeni yetişmekte olan memur sınıfının bitki kültürünü artırmak amacıyla yapılan büyük bir park her yeri çamura buluyordu.  Bu parkın ortasında, tıpkı kumsal bir deniz kıyısı gibi sığ başlayan ve gittikçe derinleşen, beton zeminli bir büyük havuz vardı. […] . Pisliği nedeniyle dibi hiçbir zaman görünmediği için derinliğini tam bilmeye imkân yoktu. O sıralarda kanalizasyon da bir ırmak gibi ana caddenin yanında, açıktan akardı. Irmak-kanal, yer yer deniz-havuza çok yaklaşıyor, çıkan kokunun hangisine ait olduğu anlaşılmıyordu.” 

Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirler başta olmak üzere, kırdan kente göçün yoğun olarak yaşandığı o dönemlerde Türkiye’nin çehresi büyük bir değişim geçirir. Yeni yollar, yeni binalar, yeni yerleşim alanları, yeni çalışma alanları… Ve göçün doğal bir sonucu olarak karşımıza çıkan plansız ve çarpık kentleşme. Hızlı konut üretimi ve gecekondulaşma o döneme damgasını vuran, acılarının hâlen hissedildiği bir sorun olarak karşımıza çıkar. Eski mahallelerin yerine anonim yapıların inşa edildiği, tanıdık mekanların kaybolduğu bir ortamda, bireylerin çevresine ve kendine yabancılaşması kaçınılmaz bir sonuçtur. Göçle gelenler ve yerelin sakinleri arasındaki kültürel, sosyal ve ekonomik farklılıklar, zamanla bireylerde stres ve kaygıya yol açabilmektedir. Aşırı yapılaşmaya bağlı olarak gerçekleşen betonlaşma ve yeşil alanların kaybı, bireylerin çevrelerini çirkin ve ruhsuz bulmalarına yol açarken, kent mekânında, inanılmaz bir hızla gerçekleşen bu değişimler, bireyin kendini ve çevresini anlamlandırma biçimini, toplumsal dinamikleri ve bu ikisi arasındaki ilişkiyi etkiler. Atay, bireyin ait hissedememe ve çevresine yabancılaşmasından duyduğu isyanı şu dizeyle aktarır:  

“Yürümeye devam etti.  Binalar, binalar…  Yetmiyormuş gibi bir de yenilerini yapıyorlar.”  

Modernleşme, kentsel dönüşüm ve kültürel değişim süreçlerinin bireyde yarattığı yabancılaşma hissi, yazarın karakterleri üzerinden derinlemesine işlenirken, eserde ortaya koyduğu toplumsal ve mekânsal analizler, bireylerin hızlı değişim süreçlerinde yaşadığı zorlukları ve toplumsal normlara uyum sağlama çabalarını gözler önüne seriyor. Atay, bireyin belirsizlik içinde sıkışmışlığını, kentsel alanların işlevselliği ve estetiği üzerinden metaforik bir dille ifade ederken; plansız kentleşme, estetik değerlerin yitirilmesi ve toplumsal çatışmalar gibi sorunların, yalnızca mekânın fiziksel görünümünü değil, bireyin ruhsal ve sosyal kimliğini de etkilediğini anlatmaya çalışıyor. 1997 yılında UNESCO tarafından 20. yüzyıl Türk edebiyatının en seçkin eseri olarak seçilen “Tutunamayanlar” eseri, birey ve mekân arasındaki bu çok katmanlı ilişkiyi anlamlandırmak için önemli bir rehber olarak karşımıza çıkıyor.  

 

 

 

 

 

Yararlanılan Kaynaklar: 

 [1] TRT Arşiv, (2019, 13 Aralık), Hayat Bir Oyundur, [YouTube Videosu], YouTube, https://youtu.be/ZdmXbXkJBcI?si=2AWqBhvfX2tuBT1F 

Andersen, H.S., (1999), “Housing rehabilitation and Urban Renewal in Europe: A Cross National Analysis of Problems and Policies”, ed. Andersen H.S. and Leather, P., The Policiy Press, Britain 

Atalık, G., Çetiner, A., Göçer, O., (1985), “Şehircilik”, İstanbul Teknik Üniversitesi Kütüphanesi, Sayı,1317, İstanbul  

Ergen, M., Peker, Ü., (2022), “Türkiye’de Kentsel Dönüşüm Süreç Analizi; İstanbul Gaziosmanpaşa Örneği”, Journal of Agricultural Biotechnology (JOINABT), 3(2), 101-116  

Çamur, K. C., Korkmaz, C., (2021), “İnşaat Odaklı Ekonomide Kentsel Dönüşüm Mevzuatının Dönüşümü, Pratiği ve Planlama İlke-Esasları Çatışması: Mahkeme Kararlarında Ankara Örneği”, Planning, 31(1), 95-107  

Türker-Devecigil, P., (2005), “Urban Transformation Projects as a Model to Transform Gecekondu Areas in Turkey: The Example of Dikmen Valley – Ankara” European Journal of Housing Policy 5: 211-229  

Atay, O., (2023), “Tutunamayanlar”, (109. Baskı), İletişim Yayınları, İstanbul 

Bal, H. G., (2023), “Yusuf Atılgan, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk’un Romanlarında Evsiz Bilinç”, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Doktora Tezi)  

Altuntaş, A. F., (2022), “Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar Romanında Duygu Kodlayıcıları” , Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, (Doktora tezi)