Kimin İçin Bu Şehirler?

Sokaklarımızdaki bankların neden bu kadar rahatsız olduğu hakkında hiç düşündünüz mü? Buz gibi metalden, tırtıklı betondan ya da boşluklu ahşap parçalardan yapılmış ergonomi yoksunu banklar… Hem yüzeyleriyle hem de biçimleriyle kullanıcılara hayli rahatsızlık verirler. Öyle ki beş dakika dinlendikten sonra kalkma mecburiyetinde hissederiz kendimizi. Peki bu banklar tasarlanırken amaçlananın gerçekten de rahatsızlık vermek olduğunu söylesem ne düşünürdünüz?   

Bu yazımda modern şehir tasarımı konusunda estetiği ve işlevselliği geri plana atan iki kavram olan defensive design ve hostile architecture’dan bahsediyor olacağım. Bu iki tasarım tarzı da farklı dönemlerde kent güvenliği kaygısıyla ortaya çıkıyor. Fakat güvenliği sağlama amacıyla görünmez kurallar koyarak belli grupları dışlamaya dönen bu uygulamalar kentlerin kamusallığını sorgulatmaya başlıyor. Ben de soruyorum: Kamusal alanlar gerçekten herkes için mi? 

Öncelikle bu kavramların oluşumundaki tarihsel süreci anlatmak istiyorum biraz. Suçu önlemeye yönelik kent tasarımı tartışmaları 1960’lar ve 1970’lerde şehirleşmeyle beraber artan suç oranları vesilesiyle başlıyor ve dönemin önemli mimarlarından olan Oscar Newman’ın defensible space, yani savunulabilir mekân kavramı 1972’de Design Guidelines for Creating Defensible Space” kitabıyla hayatımıza giriyor (Newman, 1972). Newman’a göre fiziksel çevre değiştirilerek hem şehir sakinlerinin hem de potansiyel suçluların davranışları şekillendirilebilir ve bu sayede suç oranları azalabilirdi. Newman’ın tartışması daha çok mekânın gözetimi ve bakımı üzerineydi fakat kendisinden sonraki tartışmalar için de önemli bir temel sağlıyordu. İşte tam bu zamanlarda tartışmaya Newman’ı temel alan diğer bir kavram olarak defensive design dahil oluyor. 

Türkçede savunma tasarımı olarak geçen bu kavramın temeldeki hedefi kullanıcının tüm olası kullanma şekillerini öngörerek ürünün kurgulanan kullanımı dışındaki kullanımlarını imkânsız hale getirmek ve bu sayede kullanıcının davranışını yönlendirerek vandalizmi ve diğer suç faaliyetlerini en aza indirip güvenliği sağlamak. Örneğin, metrolarda yürüyen merdivenler arasındaki boş yüzeylere konan engeller maceracı ruhların tehlike oluşturabilecek davranışlarını engellemeye yönelik bir uygulama. Diğer bir örnek olarak sokaklara yerleştirilen bankların sabitlenmiş ve güçlü malzemelerden yapılmış olması vandalizmi indirgemek maksadıyla yapılıyor. 

Photo by Tom Parsons on Unsplash

Yani aslında savunma tasarımındaki ‘savunma’ yanlış kullanıma karşı bir savunma, insanları dışlamaya karşı değil. Fakat ne zaman ki bu uygulamalar belli grupları dışlamaya veya sadece belli grupları dahil etmeye yönelik bir hal alıyor, o zaman düşmanca bir yaklaşımdan, yani hostile architecture’dan bahsediyoruz. 

Hostile architecture ya da Mülkiye Dergisi’nde Türkçeleştirildiği şekilde hasmane mimari görece daha yeni bir kavram (Özmakas & Yıldırım, 2020). Bu tasarım tarzının temelinde evsizleri, kaykaycıları, gençleri ve madde kullanıcılarını o mekândan caydırma fikri yatıyor. Belli başlı uygulamalarla özellikle bu grupların mekân kullanımı imkânsız hale getiriliyor. Mesela banklardaki kol koyma yerlerinin insanların uzanıp yatmasını engellemesi bu uygulamanın bir örneği. Ayrıca kullanılan materyallerin rahatsız oluşu “BURASI SONSUZA KADAR SENİN DEĞİL!” mesajı veriyor, kullanımın geçiciliğini vurguluyor. Şehirdeki buna benzer uygulamalar sadece banklarla sınırlı kalmıyor. Örneğin köprü altlarında evsizlerin, madde kullanıcılarının ve toplum tarafından tehlikeli görülen diğer grupların barınmasını engelleyen sivri uçlar, gölgelik yerlerde insanların uzun vakitler geçirmesini ve evsizlerin yatmasını engelleyen fıskiyeler, belli bölgelerde gençlerin uzun uzun oturmasını engellemek için konan kuvvetli ve rahatsız edici aydınlatmalar…                

Hatta öyle ki şehri paylaştığımız diğer canlılar bu uygulamanın odağında. Mesela belirli yapıların tepesine yerleştirilen sivri uçlar kuşların konmasını engelliyor. Buradaki hedef ya tehlike oluşturabilecek bir durumu ortadan kaldırmak ya da spesifik olarak o bölgeyi kuş pisliğinden korumak.

Ancak belli bir insan grubunu ‘tehlikeli’ olarak damgalamak ve kentteki potansiyel suçu bu insan grubuna bağlamak ne kadar doğru? Kent aktivisti ve yazar Jane Jacobs’ın bir klasiği olan “The Death and Life of Great American Cities”de yazdığı gibi, şehrin tehlikeli olmasının sorumluluğunu azınlıkların, yoksulların, serserilerin üstüne atmak bizi çözüme götürmez (Jacobs, 1961). Köprü altındaki sivri uçlar madde kullanımını bitirdi mi? Evsizlerin uyumasını engelleyen banklar evsizlik sorununu çözdü mü? Kuşlar yüksek yerlerdeki sivri uçlara konamadığı için şehirleri terk mi etti? Hayır. O insanlar da tıpkı kuşlar gibi kentin başka bölgelerine göç etti. Zaten bu tarz pratiklerin genellikle kentin lüks veya ‘eli yüzü düzgün’ yerlerinde uygulandığını göz önünde bulundurursak, amacın problemi çözmekten ziyade o mekânı ‘temizlemek’ olduğunu söylemek çok da abartı kaçmaz.


Şehirlerimiz bir yerde görünmez kurallar etrafında şekilleniyor. Tasarım yalnızca estetik bir araç olmaktan çıkıp sosyal yapıyı da etkileme gücüne sahip olabiliyor. Öyle ki, bir tasarımla insanları şenlikli bir ortamda bir araya da getirebilirsiniz, ya da başka bir tasarımla insanları düşmanca birbirinden ayırabilirsiniz. Hasmane mimari uygulamalarıyla toplumdaki insanları birbirinden ayırmak, hatta o insanları toplumdan soyutlamak kent kavramının özüne aykırı bir kere. Kent, içinde barındırdığı bütün özneler için vardır. Toplumsal ayrıştırma yerine kapsayıcılık esasına dayalı tasarımlar sosyal kent politikalarıyla desteklendiği zaman bu sorunu çözmeye yönelik adım atılmış olur. Aksi halde, herkes için değilse, kimin için bu şehirler?

 

 

Referanslar:

 

Görseller: